Bataille, Le Coupable adlı eserinde şöyle yazar:
"Ölüme olabildiğince yakın durmak. Zayıf düşmeden, tükenmeden —hatta gerekirse zayıf düşerek, tükenerek… ve hatta ölerek."
Bataille, bağımsızlaşmaktan, sınırları aşmaktan, daha ileri gitmekten, haddini aşmaktan bahseder. Freud’un sahip olduğumuz tek mülkiyet olarak gördüğü beden üzerindeki kontrolümüzden bahsettiği anlaşılır.
Bu dinamikler arasında, bireyin kendi bedenine zarar vermesi de bulunur:
Kesmek, kesip atmak, kan akıtmak, deriyi yüzmek, yaralamak; bir izi —yara izini— kalıcı kılmak.
İnsanların mutlak olarak söz hakkına sahip olduğu tek şey olan bedenleri, sigara söndürülen, kesilen, yakılan, biçilen bir şey olarak kültür tarihine şahitlik etmiştir.
David Le Breton, ruhsal ıstırapların denetlenemeyişine ve kontrol edilemeyişine bir meydan okuma olarak bedeni yaralamaktan söz eder. Bedendeki yara denetlenebilir ve öngörülebilir bir şekilde yapılırken, ruhsal ıstıraplar kontrol dışıdır.
Bedensel yara, acıyı denetlenebilir kılmanın yoludur.
S. Frigon, bu duruma “sembolik intihar” adını verir. Semboliktir, çünkü bedende açılan yaralar, aslında yaşama tutunma isteğidir. Tanımlanamayan, ayırt edilmeyen ıstıraplardan ve acılardan arınarak, tahammül edilebilir ve tanımlanabilir bedensel yaraya geçiş yapmak, yaşamak için imkan aramaktır —ya da çırpınmaktır.
Dilin, ifade edişlerin, kelimelerin ve cümlelerin işe yaramadığı noktalarda, bireyin kendine zarar vermesi, imgesel bir düzlemde düşünülebilir.
Ruhsal ıstırap görünmezdir. Ancak yara izleri veya dikiş izleri orada olacaktır. Birey, acı çektiğini çok iyi ifade edemediğinden, acısını bedenselleştirir. Bir imge, bir gösterge arayışıdır. Bir tupos —mühür!
Bireyin vücudundaki izler, hem kendisi için hem de etrafındakiler için dile getirilemeyenin bir ifadesidir.