Furkan Kemer

Furkan Kemer
@furkanimoog
İngiliz Edebiyatı / Felsefe
Editör
İstanbul
Selim, 8 Ağustos 1998
11 okur puanı
Mart 2023 tarihinde katıldı
Okumak ve Yazmak Üzerine
Puan vermedi·630 syf.··
2023 5. kitabı
İnsan kendi kültürel ve entelektüel yaşamını düşünürken, tıpkı tarihsel bağlamda olduğu gibi, farklı dönemlerini görüyor. Karanlık çağım var, orta çağım, rönesansım... İnsan okumaya başladığında, orta çağ bitiyor; içindeki skolastik düşünceden kurtuluyor. Okumaya devam ettiğinde, rönesansı getiriyor: Yeniden doğuyor. Evreni, kendini, yaşamı anlamlandırmaya başlıyor. Kendi heykelini yontmaya doğru bir arzu. Sonra savaşlar başlıyor. İnsanın zihnindeki savaşlar. Birincisi, ikincisi, üçüncüsü— Sonra devrimler. İnsan kendini yakıp yıkmak, yeni bir benlik inşa etmek istiyor. Böylece insan, kendi tarihini oluşturmaya başlıyor; gelişerek, değişerek, kaybederek, kazanarak, savaş meydanlarında dolanarak; sonra o meydanlardan ganimetler toplayarak. Ben kendi tarihime baktığımda, okumayı ve yazmayı ne zaman öğrendiğimi düşünüyorum. Ve çok defa ifade ettiğim gibi, “Okula yedi yaşında başladım,” diyorum: “Ama okuma yazmayı on sekizimde öğrendim.” Okuryazarlığı kazanmam, Melih Cevdet’in Suçumuz Edebiyat kitabıyla oldu. Tarihöncesi zamandaydım, kendime dair kaydedilmiş hiçbir şey yoktu. Ama Melih Cevdet’in bu kitabıyla, edebiyatın yaşamdaki yerini görmüş oldum. Kitapta bahsedilen yazarları bilmiyordum. Candide mi? Ne o? Voltaire de kim? Goethe’nin yaptığı şey neydi ki? Homeros eski biri galiba? Ama anladığım kadarıyla, önemli kitaplardı. Ve ilk kitabımı, Suçumuz Edebiyat’ı okuduğumda, on sekizimdeydim; okumayı ve yazmayı öğrendiğimi hissettiğimde. Geç kalmıştım. Telafi edilecek çok şey vardı.
Hayata Dair
Suçumuz EdebiyatMelih Cevdet Anday · Everest Yayınları · 201728 okunma
Reklam
Edebiyatın Kuramsal Belirlenimi
Puan vermedi
Jacques Derrida'nın edebiyat yazılarını derleyerek Acts of Literature ismiyle yayımlayan Derek Attridge; bütünlüklü bir Felsefe ve Edebiyat serüvenine şahit olmamızı sağlıyor. Gadamer'in, "Yazılmış olmak, edebiyat kelimesinin arka planını oluşturur," diyerek, konuşulmuş olanın doğallığına karşı, yazılan şeyi anlamlı yapan nedir? sorusuna yanıt arar. Bu bağlamda Derrida, Gadamer'e cevap verirmiş gibi, Mitos ve logos, Doxa ve Episteme ilişkisinin temelde olduğu felsefe ve edebiyat ilişkisi kurar: Konuşulmuş olanın doğallığını ve yazılmış olanın anlamını, "Hakikat ve Kurgu" ikiliğinde açıklar. Derrida'ya göre, Mulligan veya Dedalus, dilin veya edebiyatın dışında olan, gerçek ya da doğrulanabilir bir varoluş'a sahipmiş gibi konuşur. O halde edebiyat, verili bir metnin içinde gizli bir öz değildir; beğeni ölçüsünde değil, kurgu olarak özgür oyuna izin verme ölçüsünde Edebiyat olarak ele alınma olanağını doğasında barındırır. Dolayısıyla sözlü veya yazılı herhangi bir metni, edebî metin olarak ele alabiliriz. Gadamer'in, mitos ve logos'u edebiyat alanında ayırmaya gönüllü olmasına karşı Derrida, "keskin" ayrımları yapısöküme maruz bırakma eğilimindedir; yazılmış olan, konuşulmuş olandan ne kadar farklı olursa olsun; biriciklik olanağını içinde barındırdığı için edebî bir değer taşıyabilir.
Felsefe-Düşünce
Edebiyat EdimleriJacques Derrida · Otonom Yayıncılık · 201024 okunma
Son Bakışta Aşk
Puan vermedi
Walter Benjamin tarih üzerine yazarken; tarihçinin anlattığı ve o tarihin içindeki insanların yaşadıkları arasında bir ikilik kurar. Yenilenlerle zafer kazananlar aynı tarihi paylaşmazlar. Sevenle sevmeyen, bakanla bakmayan, kalabalık olanla ıssız olan; hepsi ayrı akıllara, ayrı tarihlere sahiplerdir. Aynı yerde, aynı anda yaşıyor olsalar bile. Tarihe olan bakış, insanın etrafına olan bakışını da belirlemeye muktedirdir aslında. Benjamin’in “ilk bakışta değil, son bakışta aşk” ikiliğinin bir kısmı burada gizlidir. Nitekim Benjamin, bu cümleyi Baudelaire’in “À une passante” adlı şiirine yaptığı incelemede kullanmıştır. Şiirin önemli olan kısmını İngilizcesinden şöyle çevirdim: “Bir şimşek… Ardından gece! Ey fâni güzel kadın, Beni yeniden doğuşa çağıran bakışların, Bir daha ancak sonsuzlukta mı görünecek?” Şiirde, kadından büyülenmek ve kadına veda etmek aynı anda gerçekleşir. İlk bakış ve son bakış kavuşmuştur. İlk kez gördüğü birine aşık olan adam, ilk kez gördüğü ve aşık olduğu kadını son kez görmüştür. Güzel bir kadına bakmanın tarihi, böylece öncesiz ve sonrasız hale gelmiştir. Aslında, ilk bakışla birlikte tarih oluşturmaya başlar insan. Hafızaya anılar birikir. Yaşanır, hatırlanır. Son bakış gelir sonra. Tüm o hafıza, tüm o tarih, son bakışın içine sıkışmıştır. O yüzdendir ki, son bakışta aşk, ilk bakışta aşktan daha kapsayıcıdır. Ancak ne yazık ki yaşamın komedyası bitmez — ilk bakış, son bakışı şart koşar.
Felsefe-Düşünce
Son Bakışta AşkWalter Benjamin · Metis Yayınları · 2012317 okunma
Yaralar, Bedenler, Kimlikler
Puan vermedi
Bataille, Le Coupable adlı eserinde şöyle yazar: "Ölüme olabildiğince yakın durmak. Zayıf düşmeden, tükenmeden —hatta gerekirse zayıf düşerek, tükenerek… ve hatta ölerek." Bataille, bağımsızlaşmaktan, sınırları aşmaktan, daha ileri gitmekten, haddini aşmaktan bahseder. Freud’un sahip olduğumuz tek mülkiyet olarak gördüğü beden üzerindeki kontrolümüzden bahsettiği anlaşılır. Bu dinamikler arasında, bireyin kendi bedenine zarar vermesi de bulunur: Kesmek, kesip atmak, kan akıtmak, deriyi yüzmek, yaralamak; bir izi —yara izini— kalıcı kılmak. İnsanların mutlak olarak söz hakkına sahip olduğu tek şey olan bedenleri, sigara söndürülen, kesilen, yakılan, biçilen bir şey olarak kültür tarihine şahitlik etmiştir. David Le Breton, ruhsal ıstırapların denetlenemeyişine ve kontrol edilemeyişine bir meydan okuma olarak bedeni yaralamaktan söz eder. Bedendeki yara denetlenebilir ve öngörülebilir bir şekilde yapılırken, ruhsal ıstıraplar kontrol dışıdır. Bedensel yara, acıyı denetlenebilir kılmanın yoludur. S. Frigon, bu duruma “sembolik intihar” adını verir. Semboliktir, çünkü bedende açılan yaralar, aslında yaşama tutunma isteğidir. Tanımlanamayan, ayırt edilmeyen ıstıraplardan ve acılardan arınarak, tahammül edilebilir ve tanımlanabilir bedensel yaraya geçiş yapmak, yaşamak için imkan aramaktır —ya da çırpınmaktır. Dilin, ifade edişlerin, kelimelerin ve cümlelerin işe yaramadığı noktalarda, bireyin kendine zarar vermesi, imgesel bir düzlemde düşünülebilir. Ruhsal ıstırap görünmezdir. Ancak yara izleri veya dikiş izleri orada olacaktır. Birey, acı çektiğini çok iyi ifade edemediğinden, acısını bedenselleştirir. Bir imge, bir gösterge arayışıdır. Bir tupos —mühür! Bireyin vücudundaki izler, hem kendisi için hem de etrafındakiler için dile getirilemeyenin bir ifadesidir.
Felsefe-Düşünce
Ten ve İzDavid Le Breton · Sel Yayıncılık · 2016145 okunma
Göstergeler, İmgeler, Psikanaliz
Puan vermedi
İmgeler, geçip gitmiş şeylerin kalıntısı olarak var olur; ancak bu var oluş, geçip gitmişliğe bir direniştir. Dolayısıyla imgeler söz konusu olduğunda, varlıktan ve yokluktan kesin olarak bahsedilemez. Mevlana’nın Yusuf ile Züleyha’ya dair yazdıkları, imgelerin gücüne dairdir: “Zeliha o hale gelmişti ki, çörekotundan ödağacına kadar, her şeyin adı Yusuf’tu onun için … “Mum ateşte yumuşadı” dediğinde, “Yusuf bana alıştı” demiş olurdu … Zeliha birini övdüğünde Yusuf’u överdi, birinden şikâyet etse, Yusuf’un ayrılığını dile getirmiş olurdu. Zeliha ne söylese Yusuf’u söylüyor; Zeliha sussa, Yusuf’a susuyordu. İmgeler, zamana direnir, kalıcı olmaya çabalar; her cümleye, her ana, her şimdi’ye sızar, nüfuz eder. Zamana direnerek yapılanan imgeler, psikanalizin, özellikle Freud’un terapötik yöntem kuramsallaştırmasının temellerinden biri olmuştur. Kaybolmaya, hiçliğe ve yokluğa direnen imgeler, göstergeler üzerinden bireyin yaşamına dahil olur; nitekim Freud’un rüyalar üzerine söyledikleri, direnen imgelerin salınımından başka bir şey değildir. Freud, histerik semptomların sadece nevroz ve histeriye sahip insanlarda görüldüğünü, ancak rüyaların tüm insanlara dair olduğunu belirtir. Böylece Freud, patolojik bir görüngü aranmaksızın, psikanalizin sınırlarını genişletir, onu koşulsuz olarak insanın hizmetine koşar. Freud, kızı Anna’nın çocukken geçirdiği hastalığı anımsar; Anna’nın iştahı olmadığı için yemek yiyemediğini belirtir. “Anna uykusunda heyecanla haykırıyordu: Fuoyd, Çiyekler, Omyet, Puding!” Freud, rüyada ortaya çıkan imgelerin ve göstergelerin, arzulanmış ancak ulaşılamamış ya da baskılanmış şeylerden oluşabileceğini belirtir. “Düşlerde Ahlak Duygusu adlı makalesinde, “gündüz baskılanan” şeylerin geceleyin ortaya çıktığını yazar. J. B. Pontalis, yaşama veda
Felsefe-Düşünce
O KadınlarJ. B. Pontalis · Bağlam Yayıncılık · 201412 okunma
Reklam