Kitap harikulade. Geçmişin izlerini gelecekle ilmik ilmik dokuyarak psikolojik bir dayanıklık ve psikolojik bir serinlik sunmaktadır okuyuculara. Tekrar tekrar okuma isteği ve mutluluğu hissettiriyor.
Normal Efsanesi perspektifinden baktığımda, zihin ve beden arasındaki o kopmaz bağın, boşanma gibi köklü bir değişim sürecindeki rolünü çok daha derinlemesine hissediyorum; burada mesele sadece iki insanın anlaşamaması değil, aslında biyolojik bir sistemin, yani insanın, toksik bir çevreye karşı verdiği hayatta kalma mücadelesidir. İlişkiler, zihnimizin dünyayı algılayışını ve bedensel tepkilerimizi şekillendiren en önemli "içsel çevreler"dir; dolayısıyla düşüncelerimizin, değerlerimizin ve hayata bakışımızın eşleşmediği bir ortamda, bedenimiz bu durumu sadece bir "fikir ayrılığı" olarak değil, sürekli bir tehlike sinyali olarak algılar. Zihnimiz, kendisini olduğundan farklı göstermek zorunda kaldığı veya değerlerinin sürekli yok sayıldığı bir ilişkide, "savaş ya da kaç" moduna girer; bu da otonom sinir sisteminin sempatik dalını kronik olarak aktif tutarak, bedenin sanki fiziksel bir saldırı altındaymış gibi sürekli adrenalin ve kortizol salgılamasına yol açar. Bu hormonların uzun süreli etkisi kan basıncını yükseltir, sindirimi yavaşlatır ve bizi enfeksiyonlara karşı savunmasız kılar. Normal Efsanesi'nde vurgulanan en çarpıcı noktalardan biri olan bastırılmış duyguların fiziksel maliyeti, bir ilişkide kendi özgünlüğünü ifade edemeyen bireyde bu enerjinin birikmesine ve vücutta kronik enflamasyona sebep olarak otoimmün hastalıklardan kansere kadar uzanan süreçlerin önünü açmasına neden olur. Bu nedenle boşanma, sadece mutsuzluğun bitişi değil, kişinin kendi biyolojik sağlığına ve özüne duyduğu o derin saygının, yani hayatta kalma dürtüsünün bir sonucu olarak bedenin kendi bütünlüğünü geri kazanma çabasıdır. Zihin, uzun süredir uyumsuz olduğu o toksik çevreden ayrılma kararını verdiğinde aslında bedenini yıllardır hapsolduğu o "stres fabrikasından" kurtarmayı hedefler
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Beni çok sarmadı okunabilir tabi ki ama ben bitirmek için can attım galiba bazı psikoloji ve kişisel gelişim kitapları bana göre değil yeni bitirdim okuyanları bilinçlendirecek bir kitaptı ama tekrar okumam
Selam dostlar
Siz şimdi buna kitap yorumu mu dersiniz yoksa ilân-ı aşk mı bilmem. Gabor Mate’nin ilmine ve her şeyden önce bilgisini, deneyimini ve öngörülerini aktarış biçimine hayranım. Beni daha çok etkileyen başka psikoloji doktoru var mı bilmiyorum. O konuşurken(evet konuşurken, videolarına da hayranım) direkt benim özüme giriyor da oradaki yarayı sarıyor gibi hissediyorum. Şefkat, bir doktora yakışacak en güzel şey bence ve canım Gabor’da da bunu derinden hissediyorsunuz.
Evet, kitaba geçelim. Vücudunuz Hayır Diyorsa alt başlığı olan “Duygusal Stresin Bedelleri” ile bize aslında daha kitabın kapağından çok şey anlatan bir psikoloji/deneyim kitabı. Kitap içerisinde yer alan türlü türlü bölümlerde Mate bize çeşitli hastalıkların ortaya çıkış nedenini aktarıyor. Ve bu hastalıkların çeşitli örnekler üzerinden kökenine iniyor. Hastalıkların daha ortaya çıkmadan engellenebileceğini, duygusal stresin(kendini bastırma, hayır diyememe, kendi önceliklerini yok sayma, sevgisizlik…gibi) kişiye dışardan gelen fiziksel etkenlerden çok daha fazla zarar verdiğini anlaşılır bir şekilde okuyucuya aktarıyor. Ve bir yerde şunu söylüyor: “Reçeteler dışardan gelir, dönüşüm ise içeride yaşanır.” Yani ne varsa bizde var
Bilmeyen için Gabor Mate küçükken bir süre toplama kampında kalmış ve söz konusu çocukluğa atfettiğimiz birçok travmaya sebep olacak olayları kendisi yaşamış. Belki de insan ruhunu bu kadar iyi gözlemlemesine sebep olan etkendir toplama kampında kalmış olması. Ve bu durum çocukluğumuzda her ne yaşanmış olursa olsun farkındalığa ulaştığımız takdirde belki de her şeyin çözümü olabileceğine dair bir umut vaadediyor.
Bir kez okunup kitaplığa kaldırılacak bir kitap değil kesinlikle. Dili zor bir ansiklopedi de değil tabii. Başucumuzda durması gereken ve zaman zaman açıp
Bazı psikoloji kitapları sadece bozukluk anlatır, bazıları ise o bozukluğun içinde yaşayan insanı. İlk türdeki kitaplar o bozukluğu anlamamızı sağlarken ikinci türden olanlar o bozukluğu yaşayan insanı anlamamızı sağlar. Ve psikolojide asıl önemli olan da bu ikincisidir. Dağınık Zihinler kitabı da tam olarak ikinci gruba giriyor. Ben de kitaba başlamadan önce dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunu daha çok nörobiyolojik açıdan düşünüyor, ilaçla tedavinin zorunlu olduğunu düşünüyordum. Bize öğretilen de buydu diye. Oysa G. Mate daha ilk sayfalardan itibaren meseleyi semptomların ötesine taşıyor ve bireyin kişisel deneyimine, hikayesine vurgu yapıyor. Ayrıca kendisi de DEB’li olduğundan olsa gerek ki DEB’li bir bireyin çektiği acıyı ve düştüğü yanılsamaları çok iyi bir şekilde aktarıyor. Kitabın bir noktasında Daniel Siegel’den yaptığı “DSM kategorilerle ilgilenir, acıyla değil” alıntısı da önemli. Bu cümle kitabın bakış açısını özetliyor. Çünkü Maté'nin ilgilendiği şey tanı etiketleri değil, o etiketlerin altında yaşayan insanın deneyimi.
Kitabı okurken altını en çok çizdiğim düşüncelerden biri, dikkat eksikliğinin sadece bir dikkat problemi olmadığıydı. Gabor Maté, DEHB'li bireylerin çoğunun yaşadığı dağınıklığın, unutkanlığın, dürtüselliğin ve sürekli bir şeylere yetişmeye çalışma halinin arkasında derin bir kopukluk duygusu bulunduğunu anlatıyor. Bu sebeple de DEB’li bir birey için en önemli şeyin şefkatli ve koşulsuz kabul içeren bir sevgi olduğunu ifade ediyor. Bu noktada da şunu ekliyor; birey çocuklukta ebeveyninden bu sevgi ve şefkati alamamış olabilir, yetişkinlik hayatında da yapacağı şey kendi kendine ebeveynliktir. Yani o koşulsuz sevgiyi ve şefkati kendisine vermesidir. Bunun nasıl yapılacağı da anlatılıyor kitapta.
Yazarın şu yaklaşımı da önemli:
Ebeveynlik Pusulasını Akranlara Kaptırmak: "Çocuklarınıza Tutunun" Üzerine
Gordon Neufeld ve Gabor Maté’nin ortak kaleme aldığı "Çocuklarınıza Tutunun", raflarda sıradan bir "çocuk yetiştirme rehberi" gibi dursa da, aslında modern topluma, aile yapısına ve eğitim sistemine getirilmiş çok güçlü bir psikolojik eleştiridir. Kitap, ebeveynlerin çocuklarıyla yaşadığı çatışmaların temel nedenini tek bir kavrama dayandırıyor: Akran Bağlanması (Peer Orientation).
1. Doğal Olmayan Bir Sapma: Yatay Bağlanma
Gelişim psikoloğu Neufeld ve Dr. Gabor Maté, insanlık tarihi boyunca kültür ve değer aktarımının her zaman "dikey" (yetişkinden çocuğa) ilerlediğini hatırlatarak başlıyor söze. Ancak günümüz dünyasında, çocukların kendilerine rehber olarak ebeveynlerini değil, kendi yaş grubunu (akranlarını) seçtiğini görüyoruz. Yazarlar bunun gelişimsel bir sapma olduğunu savunuyor.
Bir çocuğun, hayata dair henüz hiçbir şey bilmeyen, tıpkı kendisi gibi ham ve olgunlaşmamış başka bir çocuğa tutunması; bir körün başka bir köre kılavuzluk etmesinden farksızdır. Akran grupları çocuklara koşulsuz sevgi sunamaz; aksine, acımasız bir "onaylanma ve dışlanma" döngüsü içinde onları sürekli kaygılı bir bireye dönüştürür.
2. Disiplin Değil, İlişki Sorunu
Kitabın en sevdiğim ve altını defalarca çizdiğim yönü, ebeveynlikteki "yöntem" çılgınlığını eleştirmesi oldu. Modern ebeveynlik sürekli taktikler, ceza/ödül mekanizmaları veya mola yöntemleri öneriyor. Oysa yazarlar net bir şekilde haykırıyor: Sorun bir davranış sorunu değil, ilişki sorunudur. Çocuğunuzun kalbine ve bağına sahip değilseniz, ona yön veremezsiniz.
"Çocuklar kendilerini yönlendirecek olan kişilere bağlanırlar. Eğer bu kişi ebeveyn değilse, ebeveynin söz hakkı ve rehberlik gücü elinden alınmış demektir."
3. Dijital Çağda "Kültür