9-10 yaşlarındayken evimizin yanındaki parkta, bi duvar kenarında yatıp kalkan, orada yaşayan bi adam vardı. 30'lu yaşlarında, siyah beresi, krem, kirlenmiş kazağı, yırtık kadife pantolonu ve artık dikkatli bakınca yırtıklarından ayakları görünen ayakkabılarıyla çocukları izlerdi.
o adamı oradan gidene kadar ben bi daha hiç doyasıya mutlu olup oynayamadım o parkta. hiç kimsenin umrunda değildi, ama ben küçük muhtarlık kulübesinin duvarına saklanıp uzun uzun onu izlerken, dizlerini karnına çekip uzun uzun çocukları izlemesi, bazen üstüne gelen toplara kocaman bi gülümsemeyle bakması, kendine yaklaşmaya korkan çocuklara dünyanın en sıcak tebessümüyle toplarını atması.. bana hep tuhaf gelirdi. içimde bi yerler o adamı düşünürdü hep. ben evde sıcak yemeğimi yerken, yeni montumu, beğenmediğim kazakları, sırf rengini beğenmedim diye aldırıp da giymediğim botlarıma bakarken hiç çıkmazdı aklımdan.
oraya ilk geldiğinde kartonların üstünde yatıyordu. kat kat kazak ve montla bile dişlerim birbirine çarpardı o havada, o hiç üşümez gibiydi. ama nasıl üşümesin ki? kim bilir nasıl titriyordu o incecik kazağıyla.. beresini gözlerine kadar kadar çekerdi yatacağı zaman. neden kimse yardım etmezdi düzgün, hiç bilmiyorum. bi sıcak çorba vermek, bakkaldan bi ekmek, bi peynir almak bu kadar zor muydu ya? en çok da içime bu otururdu işte.
sonra bi gün battaniyesi olmuştu. kim bilir hangi çöpün yanından buldu. bi tarafı yanmış, kapkara bi battaniyeye sarılıyordu. ya o yüzündeki gülümseyi görmeden size anlatamam ben o mutluluğu. ne zaman dönüp baksam, battaniyesini özenle düzgün örtmüş olurdu üstüne. bakıp gülerdi. bi başka gün muşamba gibi bi şey bulmuş, onu taşıyordu. duvara tutturmuş sonra, onu üstüne kapayıp yatıyordu. çok uyuyordu nedense, belki uyku bizi gerçek dünyadan koparıp