Agnes'ın zihnindeki ölüm kavramı uzun zamandır, belki uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasındaki, içeriden aydınlatılmış tek bir oda imgesiyle özdeşleşmiş. Yaşayanlar odanın içinde; ölenlerse etrafinda dönüp duruyor, oraya geri dönmek, sevdiklerine kavuşmak için can atarak avuçlarını, yüzlerini, parmaklarını camlara bastırıyorlar. Odanın içindekilerden bazıları dışarıdakileri görüp duyabiliyor; bazıları duvarların ardından onlarla konuşabiliyor;
çoğu farkında bile değil.
Kimse kimseye onu sonsuza kadar seveceğine söz vermemeli, aklı başında biri en fazla deneyeceğine söz verebilir. Ya evlendiğiniz kişi 10 yıl sonra tanınmaz biri olursa? İnsanlar değişir, verilen sözler, tutmak için elimizden geleni yaptıklarımız bile yeri gelir bozulur.
İnsan böyle bir şey. Nerede, hangi yaşta olursa olsun, kabuğunu kırıp içine baksan içi cılk yara. Yarasız, dertsiz, sırsız insan yok da, işte kimisi üstünü iyi örtüyor.
Kişinin kendi deneyimlerinden pişmanlık duyması, kendi gelişimini durdurması demektir. Kişinin kendi deneyimlerini inkar etmesi, kendi yaşamının dudaklarına bir yalan koymaktır. Bu, ruhun inkarından başka bir şey değildir.