;...hayat hikâyemizin tüm sarp iniş çıkışlarına, tüm akıl almaz sapmalarına, tüm arabesk dolambaçlarına rağmen, sapına kadar gerçek, dolayısıyla da mecburen sıradan insanlardık ikimiz de.
İşin garip tarafı da şuydu: Aileleri bu dayak olayını bildik-leri hâlde tepkisiz kalıyor, hatta normal karşılıyorlardı. Çünkü bu köyde uzun yıllardan beri öğretmenlik yapan Savaş öğretmen öğrencilerin anne-babalarını da okutmuş ve onları da dövmüştü. Bu kadar mı değersizdi bu evlatlar? Ana yüreği denen şey bu köye uğramamış mıydı? O minik bedenlere inen her sopanın hesabını kim verecekti, Savaş öğretmen kadar suçlu olan birileri daha yok muydu? Zaten bir süre sonra çocuklar da kendilerinden öncekiler gibi durumu kabullenip ailelerine anlatma gereği bile duymuyorlardı. Kurban seçilmişlerdi ve defalarca kör bir bıçak dayanmıştı boyunlarına... Ne ölebiliyor ne yaşayabiliyorlardı..
Bana her Bay dediğinde biraz tuhaf hissediyordum. Ki dürüst olmak gerekirse, bu kendi başına da garip bir şeydi. Çünkü annem ve Nekesa bana hep böyle hitap ediyordu.
Ama Charlie bana böyle hitap ettiğinde, olduğumuzdan daha yakınmışız gibi hissediyordum.
Hayatım garip bir keşmekeş. Sevdiğim işi yapamadım, istediğim kitapları hiç okuyamadım, hayalini kurduklarıma ulaşamadım ve yalnızım, kimsem yok diyecek kadar yalnız. Ve ben yalnızlığımı seviyorum. Aslında hayatta en büyük saadet yalnız kalabilenlerin saadeti… Asıl yalnızlık yalnız kalamamaktır belki de. Ve ben yalnızlığıma şükrediyorum.