Jean-Paul Sartre’ın 1938’de yayımlanan Bulantı romanı, 20. yüzyıl edebiyatının ve felsefesinin en önemli eserlerinden biridir. Varoluşçuluğun (existentialism) en çarpıcı ve etkili manifestolarından sayılır. Roman, felsefi bir tez gibi okunurken aynı zamanda güçlü bir edebi eser olarak da ayakta durur.
Roman, Antoine Roquentin adlı bir tarih araştırmacısının Bouville (kurgusal bir liman kenti) günlüğü şeklinde ilerler. Roquentin, bir adamın biyografisini yazmak için arşivlerde çalışırken yavaş yavaş bir “bulantı” hissine kapılır. Bu bulantı, fiziksel bir mide rahatsızlığı değil, varoluşun kendisinin yarattığı ontolojik bir rahatsızlıktır.
Sartre, Roquentin’in gözünden nesnelerin, insanların ve kendi bedeninin “fazlalık” (de trop) olduğunu, hiçbir zorunlu neden olmadan var olduklarını gösterir. Her şeyin tesadüfi, saçma ve anlamsız olduğu duygusu doruğa çıkar. En ünlü sahnelerden biri, Roquentin’in parkta bir kestane ağacının köküne baktığı andır; burada varoluşun çıplak, yapışkan, iğrenç gerçekliğiyle yüzleşir.
Ana Temalar
Varoluşun Saçmalığı (Absurdite):
Nesneler ve dünya, insan bilincine yabancıdır. Anlam, bizden gelmez; biz onu dayatmaya çalışırız ama başarısız oluruz. Bu tema Albert Camus’nün Yabancı ve Sisifos Söyleni ile paralellik gösterir, ancak Sartre’da daha fenomenolojik ve içseldir.
Özgürlük ve Sorumluluk:
Roman, Sartre’ın ünlü “varoluş özden önce gelir” (existence precedes essence) tezinin edebi halidir. İnsan, herhangi bir tanrısal veya metafizik temele dayanmadan özgürdür; bu özgürlük aynı zamanda ezici bir yük getirir.
Kötü Niyet (Mauvaise Foi):
Roquentin, çevresindeki insanların (garson, Self-Taught Man, sevgilisi Anny) rollerine sığınarak varoluşun boşluğundan kaçtıklarını gözlemler. Kendisi de bu tuzağa düşmemeye çalışır.
Zaman ve