Bende tarçın sende ıhlamur kokusu
Yürürüz başkentin sokaklarında
Bir nehir şu tutuk konuşan cumartesi
Üstünde iki yonga: Çarşamba, bir de cuma
Ayrılık lâfları etme sevgilim
Önümüz Temmuz önümüz Ağustos nasıl olsa
Kolkola yürüyoruz tek tük öpüşüyoruz
Sonra ayrılıyoruz korkuyoruz da
Kimi zaman neden kalabalığın içinde duruyoruz da
Kimi zaman bir köşe arıyoruz en sapa
İşimiz mi yok, şu Akay'a sapalım istersen
İstersen garson girelim ilkyazın gazinosuna
Müthiş aşınmış ve harap olmuş kelimeler bunlar, milyonlarca kez kullanılmaktan yıpranmışlar. Hâlâ bir anlam taşıyorlar mı? Elbette, kelimeler yer değiştiriyor, insanlar onlara göre hareket ediyorlar, gülüp ağlıyorlar, sola ya da sağa gidiyorlar, garson kahveyi ya da çayı getiriyor. Ama benim sormak istediğim bu değil. Sorum şu: Kelimeler düşüncelerin ifadesi mi hâlâ? Yoksa, lakırdıların içe kazılı izleri durmaksızın parladığı için insanları oraya buraya sürükleyen etkili ses oluşları mı sadece?
Bir lokantada ter içinde koşuşturan garson, ansızın elindeki tabağı yere düşürüyor; hiç düşünmeden eğilip tek tek kırık tabağın parçalarını topluyorum. Garson şaşkın, insanlar her zaman olduğu gibi o hep yargılayıcı bakışlarıyla bana bakıyorlar. Hiç aldırmıyorum... Çünkü sevebilmek ödülü verildi bana... Sıram geldi. Bir köşeye oturup içki söylüyorum kendime. Gönül gözüm kapalıyken, duygularımı bastırıp ertelediğim günlerde nelere üzülmüşüm, nelere kaygılanmışım, kendimi ve dünyayı ne kadar eksik ve yanlış tanımlamışım, diye düşünüyorum. Ama içimde cehennemi yaşattığım o günlerin azabı bile, şu an beni üzüp yaralamıyor. Kendimi yargılamıyor; sadece şefkatle, hüzünle anımsıyorum o günlerimi. Ölümcül bir kazadan henüz kurtulmuş biri gibi, hüzünlü bir acıyla kendimi ve bedenimi uzun yıllar sonra yeniden sevmeye başlıyorum... Geçmişte beni ezip yaralayan zamanla bir sorunum kalmadığını hissediyorum artık. Hiçbir yere yetişmek zorunda değilim.
Gitmek istediğim yere zaten varmış gibiyim. Zaman, benim için artık ne boğucu ne dar bir dehliz; ne de ödeşilmesi mümkün olmayan, uçsuz bucaksız bir kaos... Dakika... Saat... Gün... Yıl... Hiçbiri, hiçbiri sığamaz benim, nasırlı bir emekçi elini, bir sokak lambasını, bir yaprağı seyrederek geçirdiğim anlara.
Kimileri dünyayı yönetir, kimileri de yönetilen o dünyanın ta kendisidir. Servetini İsviçre'de ya da İngiltere'de saklayan bir Amerikalı milyonerle bir kasabanın sosyalist lideri arasında nitelik bakımından hiçbir fark yoktur; fark nicelikten kaynaklanır yalnızca. Uzakta, aşağıda biz varızdır, yani kılıksız insanlar, biz, bohem oyun yazarı William Shakespeare, biz, öğretmen John Milton, serseri Dante Alighieri, dün alışverişimi yapan çocuk, komik fıkralar anlatan berber, yalnızca önümdeki şarap şişesinin yarısını içmedim diye geçmiş olsun dileyerek kardeşçe bir jest yapan garson.