• 380 syf.
    ·7 günde
    Christophe Galfard. İnternette uzay ve bilim ile ilgili kitaplar araştırırken Evren Avucunda kitabı karşıma çıkmıştı. Ne yazarı tanıyordum ne de kitabı daha önce duymuştum. Ki yirmi dile çevrilmiş ve Fransa’da 2015 yılında en iyi bilim kitabı seçilmiş bir kitaptan bahsediyorum. Yazarımız kim ki diye soracak olursanız Stephen Hawking’in 2000-2006 yılları arasında öğrencisi olarak teorik fizik doktorası yapmış bir insan evladı cevabını vereceğim. Ayrıca doktorasını da karadelik bilgi paradoksu üzerine yaptığını duyunca insan “vay be” demekten kendini alamıyor bence.

    Kitap hakkında konuşmadan önce yazarımız hakkında birkaç bilgi daha vermek istiyorum. Stephen Hawking’in öğrencisi olduğunu yukarıda belirtmiştim. Stephen Hawking gibi bir hocayla doktora yapmak... Sanırım tarif edilemeyecek kadar güzel olmalı. Galfard, doktorası bitince bilimin herkes tarafından anlaşılması için çalışmalara başlamış. Carl Sagan’ın izinde gitmiş desek yanlış bir tabir olmaz. Televizyon programları hazırlamış, konferanslar vermiş, Stephen Hawking ve Hawking’in kızıyla beraber bir roman bile yazmış. Bizim gibi insanlar için (en azından benim gibi insanlar için) bilimin daha kolay anlaşılabilirliği için elinden geleni yapmış ve yapmaya da devam ediyor. Kendi internet sitesinde “Ask Me About the Universe” adından forum tarzında bir bölüm var. Buraya tıklayıp evren hakkında sorunuzu yazıyor ve onun cevaplamasını bekliyorsunuz. Evet bizzat kendisi tarafından cevap alıyorsunuz. Halkın bilim insanı!

    İnternet sitesinin linki: http://www.christophegalfard.com/le-temps/

    Galfard hakkında bu kadar bilgi elbette yeterli olmayacaktır fakat artık kitaba dair kendi fikirlerimi söylemeliyim.

    Hepimiz göğe bakıp yıldızlar hakkında hayal kurmuşuzdur. Büyüdükçe uzaya dair hayallerimiz de büyümüştür. Çocukken sadece gördüğümüz kadarıyla hayal ederiz. Yıldızlar orada nasıl duruyor? Acaba onlar neyden yapılmıştır? Güneş kaybolunca nerede bekliyor? Ay bazen portakal gibiyken neden hilal şeklini alıyor? Büyüdükçe, okudukça, izledikçe kurduğumuz hayaller ya da sorduğumuz sorular da değişir. Uzayın sonu var mı? Bizimki gibi başka dünyalar var mı? Büyük Patlama tam olarak nedir? Işık hızına neden ulaşılmaz? Ve daha fazla soru.

    Bu sorulara cevap aramayı seçebilir ya da öğrenince elimize ne geçecek ki hepsi soyut kavramlar, göremedikten sonra ne anlamı var diyerek yaşamaya devam edebiliriz. Bazen bu sorulara cevap bulamayışımızın başka nedeni ise yazılan kitapların anlaşılmaz formüller, terimlerle dolu olmasıdır. Hele bir de sözel zekaya sahipseniz. Daha ilk sayfalarda hevesimiz kırılır. Yeni sorumuz ise şöyle olur: Neden daha sade bir dille anlatmazlar ki?

    Anlatmışlar işte. Evren Avucunda. Galfard kitaba başlarken ne diyor buyurun olduğu gibi görün:

    “Başlamadan önce sizinle paylaşmak istediğim iki şey var.
    İlki, size vereceğim bir söz, ikincisi ise bir temenni.
    Vereceğim söz şu: Bu kitapta sadece bir tane denklem göreceksiniz. O da E=mc².
    Temennimse bu kitapta hiçbir okuyucuyu geride bırakmamak.”

    Ve evet tek denklem sözünü verdiği gibi E=mc². Koca evreni açıklarken sadece karşımıza bu denklem çıkıyor. Yanlış anlaşılmasın, her şeyi bu denkleme göre anlatmıyor. Denklemsiz, anlaşılması imkansıza yakın terimler olmadan masal tadında bir yolculuğa çıkıyorsunuz Galfard’ın rehberliğinde. Öyle ki hani soru sormak da bir sanattır deriz ya, Galfard bize hangi soruyu sormamız gerektiğini bile söyleyerek en büyük yükten kurtarıyor.

    Yolculuğumuz mis gibi bir kumsaldan başlıyor. Kozmosa bir yolculuk. Evreni anlamak için önce onu bize gösteriyor, tanıtıyor Galfard. Yani önce en büyüğe bakıyoruz. Gözlemlenebilmiş evrenin tamamına. Başıboş dolaşmıyoruz elbette. Dünya, Ay ve diğer gezegenler, Güneş, asteroitler, kuyruklu yıldızlar, diğer galaksi sistemleri ve daha fazlası. Yolculuk boyunca karşımıza çıkan her türlü yıldız veya gezegene dair olabilecek en sade şekilde bilgiler veriyor. Abarttığımı düşünmenizi istemem. “Bu bilgileri hem en sade şekilde verecek hem de bizi etkileyecek öyle mi?” diye sorabilirsiniz. Benim cevabımsa “kesinlikle evet!” olacaktır.

    En büyüğe bakarken bize ışık hızından bahsetmeye başlıyor. Işık nedir? Nasıldır? Neden o hıza asla ulaşamayız? Ulaştığımızı varsayarak o hızda neler olurdu? Işık nedir? Ve daha fazla sorunun cevabını veriyor bize.

    En büyük ardından ışık hızı ve sırada en küçüğe yolculuk var. Kuantum dünyasına giriş. En küçüğe doğru yol alırken ışığa dair öğrendiğimiz bilgilerden yararlanıyoruz. Şimdi de gidebildiğimiz kadar küçüğe gidiyoruz. Burada size Barış Özcan’ın şu videosunu izlemenizi öneriyorum. Gözlemlenebilen en büyük ve en küçük şeye dair 11 dakikalık muazzam bir video. Barış Özcan’ı bilmeyenler varsa da mutlaka Youtube’da kanalına göz atmalarını tavsiye ederim. Youtube'un sadece kocaman bir çöplük olmadığının en güzel kanıtı bence Barış Özcan’dır.

    Video linki: https://youtu.be/oB2u8dbYQLI

    En büyüğe ve en küçüğe yaptığımız yolcuğun ardından tekrar evrene dönüyoruz. Büyük Patlama ve ötesine. Evet Büyük Patlamadan öncesine bir yolculuk. Kulağa nasıl geldiğinin farkındayım ama emin olun Evren Avucunda sadece bu yolculuk için bile okunabilir.

    Genel olarak ana başlıklar bunlar. Ben ayrıntıya girmedim. Gerçekten ayrıntıya girmedim. ‘Spoiler’ olabilecek herhangi bir bilgi de vermedim. İncelemeyi buraya kadar okuduysan içini ferah tutabilirsin yani .

    Birkaç maddeyle Evren Avucunda kitabı neden okunmalı?

    1) Evet, evrene dair bir şeyler öğrenmek için,
    2) Sade bir dil, sürükleyici bir anlatım ve şaşırtıcı bilgiler için,
    3) Güneş sistemi, karadelikler, kuantum bölgeleri, sicim teorisi hakkında merakının gitmesi için,
    4) “Herkes için bilim!” sloganıyla evreni avucumuza getirdiği için bu kitap mutlaka okunmalı.

    Sadece dört madde mi? Tabi ki hayır. Galfard’ın başlarken söyledikleri bu maddelerden bile önemli bence. Kimseyi geride bırakmadan çıkılan bir yolculuk. Şimdi de okuduğum, öğrendiğim bilgilerden sonra bazı filmleri tekrar izlemeye karar verdim. Genel de bazı kurgular saçma gelir bize. “Daha neler yahu!” deriz. Filmi kendi film dünyasında değerlendirmemiz gerektiğini düşünürüz. Örneğin Ant-man (Karınca Adam) filmi. Kuantum seviyesine küçülmekten bahsedildiği bölümler ve özellikle ikinci filmde sıkça karşımıza çıkan bu bölge artık saçma gelmiyor. Daha doğrusu filmdeki işleniş şekli saçma gelmiyor demeliyim. İncelemeyi daha da fazla uzatmamak adına kitabı okurken ve bitirdikten sonra izlenmesi gereken filmler diye bir liste oluşturdum ve bu kitabı okurken veya okuduktan sonra “acaba kötü film midir?” demeyeceğinin garantisini vererek beş tanesini yazıyorum:

    1) Interstellar (Yıldızlararası)
    2) Predestination (Kader)
    3) Another Earth (Başka Bir Dünya)
    4) The Contact (Mesaj, Carl Sagan’ın kitabının uyarlamasıdır bu arada)
    5) The Fountain (Kaynak)

    Liste daha da fazla uzatılabilir ama ben en bilindiklerini yazayım dedim. Daha da doğrusu kitaptan öğrendiğiniz bilgileri görsel olarak da görebileceğiniz beş film diyelim.

    Şimdiden keyifli okumalar ve iyi yolculuklar.

    Kitapla ve sevgiyle kalın.
  • 287 syf.
    ·12 günde·Beğendi·8/10
    Nietzsche-Tan Kızıllığı

    1897 yılında Dr. Josef Breuer ile kısa bir sohbet için Viyana'ya gitmiştim. 1895 yılında yayınladığı "Histeri Üzerine Çalışmalar" adlı kitabında bahsettiği "Anna O" karakteri ile ilgili de konuşmak istiyordum açıkçası. Muayenesine gittiğimde sekreterinden öğrendiğim kadarıyla İtalya'da olduğunu öğrendim. Şanssızlık....
    Buralara kadar gelmişken Viyana’yı gezmemek olmaz tabi ki... Hofburg Sarayı yakınlarındaki Demel Pastanesi'ne oturup "kleiner brauner" sipariş verdim.
    Yan masada dikkatimi çeken, balta girmemiş bir ormanı andıran bıyıkları ile çirkin mi çirkin elinde bir bavulu ile oturan biri dikkatimi çekti.
    Bu çok ilginç bir duygu... Gözlerimi ondan alamıyordum, ısrar ile beni çağırıyor gibiydi. Bunları düşünürken ellerindeki küçük taşları yoldan geçen insanlara fırlatıp kaçan küçük çocuklara el kol işareti ile birşeyler söyledi. Ama yerine otururken duymuştum sesini... "Hepsi ahlak yoksunu." diye söyleniyordu. İstemeden ona şu soruyu yönelttim: Nedir ki ahlak?
    Çok zor geçen dakikalar başlamıştı, hiçbir şey söylemeden öylece yüzüme bakıyordu. Nedenini bilmiyorum ama ezildiğimi görüyordum.
    Ve bir anda elinde o çirkin bavulu ile masama geldi oturdu.
    "Yanlış soru sordun. 'Ahlak ne değildir?' Sen bunu merak ediyorsun." dedi. "Ama bunu bir sonraki görüşmemizde anlatacağım, şimdi değil. "Kusura bakmayın bayım ama bir sonraki görüşme olmayacak çünkü bu gece Viyana'dan ayrılıyorum."
    Sanki beni dinlemiyor gibiydi.
    "Dinleyeceksen anlatacağım."diyerek başladı konuşmaya...
    Her bireysel eylem, her bireysel düşünce tarzı dehşet uyandırır; özellikle ender rastlanan, seçkin, bozulmamış ruhların tarihin akışı içerisinde hep kötü ve tehlikeli algılanmaları, hatta kendi kendilerini böyle duyumsamaları nedeniyle ne acılar çekmek zorunda kaldıklarını tahmin etmek olanaksızdır. Gelenek ahlakının egemenliğiyle her türlü özgünlük rahatsızlık verici olmaya başladı. Bu nedenle bu ana kadar en iyilerin bile yaşadığı gökyüzü olması gerektiğinden daha fazla karartılmıştır.
    -Seni özgür bir insan olarak, özgür iradem ile dinliyor, anlamaya çalışıyorum. Açıkçası pek birşey anladığım söylenemez...
    Ufacık bir gülüş ile ağzından şu kelimeler döküldü: "Özgür insan ahlaksızdır, çünkü o her bakımdan geleneğe değil, kendisine bağlı olmak ister." dedi ve kalktı. Bir sonraki görüşmemizde daha fazla şey anlatacağım fakat şu an vaktim yok diyerek gitti. Giderken de mırıldanıyordu unutma Putları kır, Alacakaranlığı bizi sadece üşütüyor dedi ve öylece arkasına dönüp gitti.
    Son hareketine çok sinirlenmiştim, bütün sinirimi o çirkin bavulundan çıkarmak istiyordum. Ve biran düşündüm evet bu gece dönmüyorum, istemsizce kalmıştım Viyana'da...
    Giderken masama bir kitap bırakmıştı. "Morgenröte. Gedanken über die moralischen Vorurtheile" (Tan Kızıllığı Ahlaksal Önyargılar Üzerine Düşünceler)
    Hemen Polonya'lı garip Alman aksanı olan garsondan hesabı isteyip kalktım. Cafeden ayrılırken sol köşede Hofburg Sarayı tarafına bakan yerde oturan kadın saatlerdir masamızı izliyordu, bunu düşünecek vaktim yoktu. Çünkü Viyana'da kalmaya karar verdim. Geç olmadan rezervasyonu yapmalıyım.
    (Nietzsche ile bu şekilde polemiklere girmek istiyorsanız mutlaka okuyun derim 2. buluşmamız Putların Alacakaranlığında ya da çekiçle felsefe yapmak adlı eseri hakkında olacak )
    Şimdi sıradaki adresimiz Lars Fr H. Svendsen-Korkunun Felsefesi