Kitabın Sonunda #1
Bu kitabı bitirdim ama gölgeyi geride bırakamadım.
Kitabın ortasında ona böyle seslenmeye başlamıştım.
Görünmek isteyen ama nasıl görüneceğini bilmeyen, annesinin yörüngesinde yaşamaktan yorulmuş bir gölge...
Kitabı kapattığımda içimde kalan ilk düşünce şu oldu:
Böyle bir sonu hak etmedi.
David'in ölümüyle birlikte sanki elindeki son tutunma dalı da kırıldı. Sonrasında yaşanan savrulma, yeniden düzen kurma çabası ve yalnızlık hissi beni uzun süre düşündürdü.
Belki bu yüzden kitabın sonu benim için biraz askıda kaldı.
Çünkü ben gölgenin ödülünü almasını istedim.
Onca arayışın, kaybın ve çabanın ardından kendi hayatının merkezine geçtiğini görmeyi istedim.
Ama hayat bazen romanlarda da cömert davranmıyor.
Yine de kitabı kapattıktan sonra aklımda kalan soru şu oldu:
Eğer başına gelecek her şeyi bilseydi, yine o yolun peşinden gider miydi?
Ben sanırım giderdi diye düşünüyorum.
Çünkü bazen insan sonunu bildiği için değil, ilk kez kendi seçtiği yol olduğu için yola çıkar.
Bu kitapla tanışmam tamamen tesadüflere dayalı bir şey oldu. Bir gün ilk kitabını kırkından sonra çıkaran yazarlar hakkında bir araştırma yapıyordum (şu an neden öyle bir araştırma yaptığımı dahi hatırlamıyorum..) ve karşıma çıkan kitaplardan biri de Richard Adams’ın Watership Tepesi oldu. Kitap hakkında okuduğum birkaç küçük tanıtım yazısından sonra meraklanıp, (ki bence bu merak ve heyecan, bir kitaba başlamak için en önemli tetikleyici ve motive edici bir unsur) hevesle satın alıp ve dün itibari ile de bitirdim.
Watership Tepesi’nin bende bıraktığı izlenime gelecek olursak, bilgilerim taze iken sıcağı sıcağına anlatmak istedim.
Kendi sözlüğünü yaratan kitap
Kitabı okumak ilk etapta nedense çok zor geldi. Sürekli notlar alıyor ve hikayeyi bir bütün olarak zihnimde toparlamaya çalışıyordum. Sebebi ise her tavşanın ayrı bir isminin olması, geçen mekanlar ve daha da önemlisi tanrının, kötülüğün, yırtıcıların, doğa ananın her şeyin tavşan diliyle (bkz. Lapin dili) bir karşılığı olmasıydı. Mesela sıradan bir kitapta “tanrı korusun” deniyor ama Watership Tepesi’nde tavşan diliyle bu “Frith korusun” olarak karşılık buluyordu.
İşin komik yanı ve ne yazık ki üç yüz sayfa sonra fark edip kendime gülmeme sebep olan durum ise; tüm bu karşılıkların kitap arkasında zaten var olduğuydu. Notları boşuna almış olmadım ama en başta görseydim, en azından okurken neydi bu diye son sayfaya hızlıca göz atardım.
Sadece bir tavşan hikayesi mi?
Kitap gerçekten muazzam bir emekle hazırlanmış. Yazar sadece yüzeysel bir hikaye değil, aynı zamanda insan doğasına yakın duyguların başka bir dünyada nasıl yankı bulabileceğini titizlikle anlatmış. Bunun yanı sıra tavşanların doğasıyla ilgili de oldukça derin araştırmalar yapmış. (Kitabın önsözünde de special thanks olarak kaynaklarına
Korku’da Irene Wagner’in yaşadığı yasak ilişki, aslında bir olaydan çok bir ruh çözülmesinin başlangıcı gibi. Avukat Fritz’in eşi olan Irene, ilişkinin ortaya çıkma ihtimaliyle adım adım korkunun içine çekiliyor. Her an yakalanacakmış hissi, her bakışı bir suçlama gibi algılaması, kapı çaldığında irkilmesi… Bunların hepsi korkunun zihinde nasıl çoğaldığını gösteriyor. Zweig, korkunun insanı dış dünyadan önce kendi iç dünyasında esir aldığını çok güçlü bir şekilde hissettiriyor. Irene’nin yaşadığı gerilim insanı en çok yıpratan şeyin, başına gelecek olan değil; olma ihtimalini durmadan zihninde büyütmesi olduğunu açık bir şekilde gösteriyor.
KorkuStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Yayınları · 2022124,9bin okunma
Dört kitaplık serinin önsözü niteliği taşıyan bir kitap da diyebiliriz. Yazarın kendisiyle yaptığı iç çatışmaları Tanrı ile sohbet ediyormuş gibi yansıtması ve tanrı ile insan arasında nasıl bir ilişki olduğunu görüyoruz kitap boyunca. Okurken sorgulanması gereken ne kadar fazla olgunun olduğunu da görmekteyiz.
Tanrı ya da yaratıcının kuranda belirttiği “Onu düzenleyip içine ruhumda üfledim” ayetine dolaylı olarak bir çok kereler vurguda bulunuyor. Beni başka yerde arama, ben sendeyim , sen de bendesin. Hallacı Mansur’un canıyla ödediği Enel Hak düşüncesi kitapta kendini sıklıkla gösteriyor. Kitap boyunca bireyin ben merkezci bir kişilik taşıması gerektiğine vurgu yapıyor. Önce kendini kurtaracaksın, kendisini kurtaran insan tüm dünyayı kurtarır. İnsanların başına gelen her şeyden kişinin kendisi sorumludur.
Neyi düşünüp, neyi çağırırsan başına gelecek olan yine o olacaktır, vurgusuyla Tanrı bütün sorumluluğu insanın üzerine yıkmaktadır. Cennet, cehennem, siyaset, ekonomi, cinsellik ve başka konular ile ilgili yorumlarla karşılaşmaktayız kitap boyunca. Kitabın sonun da serinin diğer kitaplarının içeriğiyle ilgili bilgilere veriyor.
Yazar, insanın biyolojik bir algoritmadan ibaret olduğu fikriyle, özgür irade ve hümanizm gibi kutsallarımızı paramparça ediyor. "Veri dini"nin (Dataism) yükselişini okurken, insanın gelecekte kendi yarattığı yapay zeka tarafından nasıl "işe yaramaz" bir sınıfa indirgenebileceğini düşünmek gerçekten tüyler ürpertici. Bu, sadece bir bilimsel öngörü kitabı değil; kendi sonumuzu nasıl kendi ellerimizle hazırladığımızı gösteren, bir o kadar da vizyoner bir manifesto. Eğer "gelecek" sizi korkutuyorsa, bu kitap o korkunun nedenini tam olarak adlandıracaktır.