Gerçekten kopuk bir huzur, sadece sahtelik üzerine kurulu bir sessizliktir. İnsan onurunun çiğnendiği, sınırların ihlal edildiği bir yerde; o ihlale karşı duran iradeyi "düzeni bozan taraf" olarak nitelemek, büyük bir ahlaki yanılgıdır. Bir insanın kendine yönelen fiziksel ve ruhsal saldırıya karşı gösterdiği doğal direnç, o anın atmosferini zedelediği iddiasıyla asla gölgelenemez. Kendi çıkarları veya yüzeysel bir sükunet adına, yaşanan açık haksızlıkları görmezden gelmeyi seçenler; aslında gerçekle değil, kendi konfor alanlarıyla ilgilenmektedirler. Bir yanlışa şahit olduğu halde sessiz kalan ya da sorumluluğu mağdurun üzerine yıkan her tutum, o haksızlığın suç ortağıdır. İftira, saldırganın acziyetidir; sessizlik ise şahit olanın vicdani korkaklığıdır. Dışsal ritüellerin, ibadetlerin ve etik görünümlü kılıfların arkasına sığınıp, temel insani değerlerde sınav verenlerin bu sınavdan kaçması, kendi iç dünyalarındaki tutarsızlığın en somut göstergesidir. İnsan, üzerine giydiği erdemli kimlikle değil, bir haksızlık karşısında gösterdiği tavırla tartılır. Vicdanı başkalarının onayına veya sosyal bir dengenin sürdürülmesine endeksli olanlar, hakikatin ağırlığını hiçbir zaman taşıyamazlar. Hiçbir iftira, gerçeğin çıplaklığını örtemez. Hakikat, zamanın içinde mutlaka yolunu bulur ve tüm sahte kılıfları aşarak gün yüzüne çıkar. O gün geldiğinde, vicdanını çıkarlarına feda edenlerin elinde tutunacakları bir dayanak kalmayacaktır. Gerçek olanın onuru, üzerine atılan tüm yalanlardan daha güçlüdür. İnsan, haklı olduğu bir davada yalnız kalsa dahi, kendi vicdanının duruluğunda hürdür. Asıl hapsedilmiş olanlar, gerçeği görüp de korkusundan susanlar ve o sahteliğin içinde kendi vicdanlarını yitirenlerdir. Hakikate sadakat, her türlü sosyal beklentiden ve geçici huzur arayışlarından
Beyin Yarım Kürelerinin Çarpraz İşleyişi ve Korpus Kallosum
Genel olarak, beynin sol yarım küresi vücudun sağ tarafıyla ve sağ yarım küre de sol tarafla ilişkilidir. Bir taraftan gelen dokunsal uyaranlar -her iki tarafa bağlı olan baş ve boyun hariç- karşı yarımküreye iletilir. Aynca her retinanın sol yarısı, yani görme alanının sağ yarısını tarayan, uyaranları sol yarım küreye gönderir ve görme alanının sol yarısından gelen uyaranlar her retinanın sağ yarısı tarafından sağ yarım küreye iletilir. ... Her iki yarım küre de ortak bir beyin sapı yoluyla omuriliğe ve periferik sinirlere bağlıdır, ancak aynı zamanda korpus kallosum adı verilen büyük bir enine sinir lifi bandı ve ayrıca bazı daha küçük yollar aracılığıyla birbirleriyle doğrudan iletişim kurarlar. Bu doğrudan serebral komissürler (birleşme noktaları), normal insanların yarım küreleri arasındaki olağan işlev entegrasyonunda önemli bir rol oynar. Bu gerçeğin en azından İngilizce konuşulan dünyada 195O'lerin sonlarına kadar bilinmemesi -hatta on yıl-önce epilepsi tedavisi için yapılan operasyonlarda bazı hastaların beyin komissürleri cerrahi olarak kesilmiş olsa da- konunun çarpıcı özelliklerinden biridir. Bu hastalar üzerinde önemli davranışsal veya zihinsel etkiler gözlenemedi ve korpus kallosumun, belki de yarım kürelerin sarkmasını önlemek dışında hiçbir işlevi olmadığı varsayıldı. Yarasa Olmak Neye Benzer Thomas Nagel
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kayıp Silüetler Müzesi Zihnin en puslu, geçmişe dönük o ince sızının kalbi yokladığı anlarda, görünmez bir sokağın köşesinde sessizce beliren bir bina vardır. Ne bir haritada yeri bulunur ne de kapısında bir tabela asılıdır. Sadece "Başka bir yol seçseydim, bugün kim olurdum?" sorusunun ağırlığını taşıyanların görebildiği bu yer, Kayıp Silüetler Müzesi'dir. Müzenin ağır, oymalı ahşap kapılarından içeri adım attığınızda sizi soğuk mermer zeminler ve loş bir aydınlatma karşılar. Bu müzenin devasa duvarlarında asılı duran çerçevelerin içinde yağlı boya tablolar ya da eski fotoğraflar yoktur. Her bir çerçeve, yaşanmamış hayatlarınızın, saptığınız o yol ayrımlarında geride bıraktığınız "diğer sizlerin" nefes aldığı canlı birer penceredir. Canlı Tuvallerin Sergisi Sessiz koridorda yankılanan kendi ayak sesleriniz eşliğinde yürürken, çerçevelerin içindeki o kusursuz gibi görünen ihtimalleri izlemeye başlarsınız: •Güvenli Liman Tablosu: Bir çerçevenin içinde, o büyük riski almaktan korkup en tanıdık, en güvenli yolda kalmayı seçmiş haliniz durur. Hayatı son derece sakin, fırtınasız ve düzenlidir. Yüzünde hiçbir yorgunluk izi yoktur ama gözlerinin ardında, keşfedilmemiş okyanuslara duyulan o derin, isimsiz açlık gizlidir. •Söylenmemiş Kelimeler Tablosu: Başka bir tuvalde, gururunuzu ya da korkularınızı yenip o kritik anda tam da kalbinizden geçenleri haykırdığınız versiyonunuz yaşar. O anın getirdiği yıkım ve yeniden inşanın coşkusuyla çok daha farklı yerlere savrulmuştur. Canlıdır, atılgandır ama bugünkü dingin, kendi içinde susarak bulduğu o ağırbaşlı huzurdan tamamen yoksundur. •Vazgeçilen Düşler Tablosu: Daha ilerideki bir çerçevede, rasyonel dünyayı elinin tersiyle itip sadece çocukluk hayalinin peşinden, sonu belirsiz bir maceraya atılan haliniz
Hayata Dair
DELİLLER HİYERARŞİSİ...
(...) Bununla birlikte, Mustafa Öztürk daha ileri bir iddiada bulunur: Öztürk’e göre Hz. Peygamber’in vefatından sonra Kur’ân’ın mushaflaştırılması, Sünnet’in de hadîs rivâyeti formunda kayıt altına alınması sonucunda dinî deliller hiyerarşisi oluşmuş; Kur’ân birinci, Sünnet ikinci kaynak olarak konumlandırılmıştır. Fakat nüzûl döneminde Kur’ân ile Sünnet birbirinden bağımsız iki kaynak gibi algılanmıyordu. Sahabe açısından bunlar etle tırnak gibiydi. Daha sonraki ilimleşme sürecinde ise Kur’ân ve Sünnet iki ayrı delil kategorisi hâline getirildi ve Kur’ân’ın her durumda Sünnet’ten önce geldiği fikri yerleşti. Halbuki ona göre pratik hayat içinde çoğu zaman ilk adımı Hz. Peygamber ve kimi zaman sahabe atmış, vahiy ise bu adımları onaylama, tashih etme veya sabitleştirme mahiyetinde nazil olmuştur. Esbâb-ı nüzul rivayetlerini, Hz. Ömer’in muvafakatlarını ve bazı sahabilerin sözleriyle uyumlu nazil olduğu bildirilen âyetleri de bu gerçeğin tanıkları olarak gösterir. Fakat Öztürk’e göre buradan çıkan sonuç şudur: Vahiy geldiğinde Arap toplumunun zâten bir hayat tecrübesi, örfü, âdeti, sosyal kuralları, maruf ve münker hafızası vardı. Kur’ân beyânları bu tarihî ve sosyal zemin üzerinde gelmiş, bu zemini tamamen yoktan var etmek yerine dönüştürmüş, onaylamış, tashih etmiş veya yeni bir dünya görüşü içinde yeniden anlamlandırmıştır. Bu nedenle Öztürk, İslam şeriatını mevcut pratikler içinde şekillenen ve vahiy tarafından yönlendirilen dinamik bir teşri süreci olarak yorumlar. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -I. Mustafa Öztürk’ün Dilinden Tarihselciliğin İddiaları-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik
Yüklediğimiz anlamların acısını çekeriz, gerçeğin değil.
Saatler gerçeğin üzerinden akıp geçebilir ama hakikatin duvarına çarpan duygular, o duvarın dibinde kendi nöbetini tutmaya devam eder.
Alıntı