Gerçeğin Kitabı

Gerçeğin Kitabı
@gerceginkitabi
İnceleme üçüncü bölüm... 3) Üfürmece bir istatistik olduğu belli. Amerika'da nüfus 300 milyon. Yazar yalnıza erkekleri kast ediyor, o konuya döneceğim. 150 milyon erkek eder. 110-120 milyon reşit olsa, her yüz erkekten biri çocuklara saldırıyor gibi acayip bir istatistik ortaya çıkıyor. ABD'de şu anda toplam iki milyon mahkum var, %80'i erkek. Bir milyon sayısının imkansızlığı için daha fazla hesaba gerek yok. Ama yazarın istatistikle haşır neşir olmadığı bu kitabından da önceki kitaplarından da belli. Üstelik yazar gerçek suçun resmi suç istastistiklerinden daha fazla olduğuna inanıyor! Eğer istatistikle ilgilenseydi bu bir milyon sayısının internette tanıştığı reşit olmayan kadına yalnızca buluşma teklif eden adamların, on sekiz yaşında olup da on yedi yaşındaki sevgilisiyle rıza ile sevişen delikanlıların da "çocuk istismarcısı" sayılarak oluşturulduğunu bilirdi. Bilmediği için ürperiyor. 4) Ürperdiği için nefret ediyor. Bu kadar ayıp bir sözü kendisine söyletebilen şey bu nefrettir. 5) İnsan hakları bir daha ayaklar altında. Hırsızın da elini keselim desek yazarın "irtica hortladı" diye zıplayacağından eminiz. 6) İşte feminizm insanı nefretle nasıl doldurduğunun örneği budur. Yazar bu satırlarda ve kitabın başka bir kaç bölümünde daha uzmanlık alanı dışına çıkıyor ve bilmediği konularda akıl veriyor. Senin işin suçu çözmek, önlemeyi başkalarına bırak. Saldırı suçlarının en iğrencini göre göre dünyayı gerçekte olduğundan daha güvensiz bir yer olarak algılar olmuş. DNA'ların kayıt altına alınması isteğini kitap boyunca defalarca söyledi. Yazar hepimizin çiftlik hayvanı gibi çiplenmesini istiyor. Her yerde Mobese olsun, bütün yeryüzü hapishaneye dönsün, hükümetin haberi olmadan kimse adım atmasın istiyor. Eğer derseniz ki "herkesin değil, yalnızca erkeklerin
Reklam
İncelemenin devamıdır... Sevil Atasoy'un adını arama sitelerinde şöyle bir aratınca hayvansever olduğunun işaretlerini almamız şaşırtmıyor. Çünkü feminizmle hayvanseverlik müttefik nefret ideolojileridir. Bir sonraki alıntı bu saptamayı pekiştirecek. Adli tıp kariyeri bu hanıma iyi gelmemiş. Allah artırsın iyi para kazanmış ama meslek kendisinden çok şey götürmüş. Bu mesleğin bu kadını nasıl gerçekdışı korkularla ve dolayısıyla nefretle doldurduğunun kanıtı sayılabilir şu satırlar (numaralar benim): "...Hemen ardından, mağdurların acısı kor gibi düşer içime, hıçkıran kadınların, ağlayan çocukların seslerini duyarım, sonsuza dek susturulurken neler yaşadıkları geçergözümün önünden, bir Amerikalı tarafından evlat edinilen dört yaşındaki yetim Rus kızı Mariya Nikolaevna Yaşenkova'nın, (1) beş yıl boyunca istismar edilirken çekilen fotoğraflarının, hâlâ dünyanın dört bir tarafındaki milyonlarca internet kullanıcısı tarafından seyredildiğini öğrenir, isyan ederim (2). Sadece Amerika'da, evvelce çocuklara cinsel saldırıda bulunmuş 1 milyona yakın kişiden (3) 100 bininin izinin kaybedildiğini bilir, dünyadaki boyutunun ne olacağını hesaplamaya çalışır, ürperirim. İşte bu nedenle, bir tek çocuğu kurtarabilme pahasına, insan hakları savunucularına kulaklarımı tıkarım. (4) Çocuk yuvası, okul, bakımevi, izci kuruluşu, küçüklere yönelik sporkulübü ve kurslara, çalışmak üzere başvuranların geçmişini, kolay, ucuz ve güvenilir biçimde sorgulayabilmenin gerektiğine, ailelerin, kiraladıkları evin çevresinde bir pedofilin oturup oturmadığını öğrenmeye hakkı olduğuna inanırım. Bir adım daha da ileri giderek, çocuklara yönelik suç işlemiş olanların, DNA'larının bankalanmasını, zorunlu tedaviye (5) rıza göstermedikleri takdirde, hürriyetlerine
Osmanlı bir Müslüman Türk devleti miymiş? Bakalım Atay ne diyor: "1918 Aralığında bütün ekonomi, bütün iç ve dış ticaret, bakkallara kadar çarşılarımız, kadrolarında bir tek Türk bulunmıyan banka ve imtiyazlar, şirketler, hepsi Hristiyan, Yahudi veya ecnebi idi." "İstanbul’da hayat denilebilecek ne varsa Hristiyanlarda ve yabancılardadır." "Türk, ham maddesi kendi toprağında yetişen bir okka dokunmuş kumaşa, on okka ham ipliğini verir." "1911’den, hele Rumeli’yi kaybettikten beri durmadan düşen İstanbul’un Birinci Dünya Harbinde çekmedik çilesi kalmıyan Müslüman semtleri bir göçüş hâli gösterir. Hemen bütün mülkler, mücevhere benzer şeyler Emniyet Sandığına veya tefecilere rehin verilmiştir." (tefeci dediği Gayrimüslim) "...Rumluk, ilk medeniyetlerin halkı, Ortaçağı Müslümanlarla beraber geçirerek, yurtlarında ve yuvalarında rahatça yaşıyan, İzmir’in ve Batı Anadolu’nun tarımını, ticaretini ve bütün ekonomisini ellerinde tutan, saraylar, konaklar, çiftlikler içinde ömür süren halk..." "Birkaç kondüktörle ateşçilerden ve yaban yerlerde istasyon memurlarından başka içine Türk sokmayan Alman, İngiliz, Fransız demir yolları..." "Tarihî anıtlar dışında ne varsa, iktisat, teknik, ticaret, ziraat teşebbüslerinden doğma ne görünürse, hemen hiç biri Türk değildi."
"Tevrat'taki fasıllar ve kavgalar gerçek mi demeyin. Çoğu bugünkülere ideolojik temel oluyor. İsrailîler Araplardan İsmail'in kaba saba oğulları diye bahsediyor. İsmail'in oğullarının da İsrailoğulları için neler dediği malum. Aralarındaki münaferete rağmen Avrupalı ırkçılığa ulaşmış değiller." İlber Ortaylı bir tarihçi olarak buzdağının gördüğü kısmını söylüyor. Tevrat'ı, İncil'i ve bu dinlerin ve modern egemen din olan hümanizmin tarihini araştıranlar bu gerçeğin Ortaylı'ya görünmeyen kocaman bir parçasının daha olduğunu fark ederler. Bugün yalnızca Ortadoğu değil, bütün dünya politikası Eski Ahit ve Yeni Ahit dediğimiz kitapların ağır etkisi altındadır, her ne kadar Batılı çoğunluk bunlara (artık) inanmadığını söylese de. Ve fakat bu bağlantıyı doğrudan gösteren bir kitaba henüz rastlamadım.
Neden hiç kimse burayı alıntılamamış? :) "Kürtlerle, Türklerle, daha doğrusu Müslümanlarla, toptan söylersek Dacik'lerle böyle bir alışverişe girmek, kız alıp vermeyi bir tarafa bırakın, böyle bir düşüncenin varlığı dahi kabul edilemezdi. Böyle bir yaklaşım hem Tanrı'ya, hem İsa Peygamber'e, hem de insanlığa karşı işlenmiş bir suç, suçun ötesinde günahtı! ... Vee günlerden bir gün dünya ters dönmeye başladı. Yer yıkıldı. Gökyüzü yarıldı. Bulutlar utançlarından kaçacak delik aradılar. Çünkü Süryani Yakup'un kızı Namo, gece yarısı fırıncı Kürt Hüso'nun oğluna kaçmıştı." Hani bizi hiç bir şey bilmez cahiller sanan kimi yazar taslakları vardır ya, ayartıcı, fitneci takımından. Vay efendim Osmanlı'da herkes barış içinde bir arada yaşarmış, herkes sevgi pıtırcığıymış da, Cumhuriyetle birlikte Anadolu Türkleşince içimize kapanmışız, çokkültürlülüğü, dinsel hoşgörüyü unutmuşuz da, mozayiği kaybetmişiz de, herkesi Türk ve Sünni yapmaya çalışır olmuşuz da bilmem ne.... Ucuz yalanlar. Şekilde görüldüğü üzere.
Reklam