Gerçeğin Kitabı profil resmi
28 okur puanı
20 Mar 2019 tarihinde katıldı.
  • 154 syf.
    ·Puan vermedi
    Yıldırım bu kitapta da eş kitapta (Kuran Yeter Söylemi) olduğu gibi Elçi'nin elçiliğini nasıl yaptığı konusunda tam bir yanılgı içinde.

    “…bir ayet iner. Hz. Peygamber ayeti tebliğ etmek üzere insanları çağırır. Herkes gelip etrafında toplanır. Beklerler, Hz. Peygamber ne diyecek diye… Hz. Peygamber de onlara der ki: ‘Az önce bana bir vahiy geldi. Allah Teala şöyle buyuruyor…’ Gelen vahyi aktardıktan sonra da arkadaşlarına seslenir: ‘Hepsi bu kadar, dağılabilirsiniz.’ Böyle bir durum akıl ve mantık ölçülerine göre söz konusu olabilir mi?” (s.16)
    Olmaz tabi ki! Çok güzel! Hadisleri savunan bir kitaptan bir bölüm okuduk. Sayfayı çevirelim ve bir bölüm daha okuyalım:
    “Bilakis o, Kitap’ı öğretmek üzere gönderilmiştir.” (s.20)
    Öyleyse hemen aklımıza gelmeli, bu öğretimi anlatan hadis var mı? Kinayeye bakın ki, yok! Okuyun hadis kitaplarını, "Kuran eğitimi" diye bir başlık göremeyeceksiniz, bu dersleri anlatan hadis de göremeyeceksiniz.

    Yıldırım, Ulak’ın önderliğini anlatmaya çalıştığı satırlarda bir hata daha yapıyor. Ulak’ın yalnızca ayeti bildirip herkesi kendi yargısını vermekte serbest bırakmış olamayacağını öne sürüyor. Hem ayetleri bildirdiğini, hem de yoldaşlarını kendi yorumuna /yargısına uymaya çağırdığını çıkarsıyor. Yoldaşlarının aynı ayetlerden farklı yargılara varmış olma olasılığını Ulak’a “kafa tutmak” olarak değerlendiriyor (s.44). Oysa danışma ayetlerini yok sayıyor (2:104, 3:159, 42:38, 4:58, 60:12). Bu ayetlerin varlığı, birincisi, Ulak’ın çevresinde çok değilse bile Kuran’ı onun kadar iyi anlayan birileri olduğunun; ikincisi, aynı ayetlerden farklı yargılara ulaşanların var olduğunun kanıtıdır. Ulak’ın çevresinde yalnızca müritleri olsaydı bu ayet o ortamda hiçbir anlama gelmezdi. Sözgelimi Ulak finansal kiralamanın (leasing) riba olduğu yargısına varıp yasaklamış olabilir. Yoldaşlarından biri finansal kiralamanın riba olmadığını öne sürdüğünde iki şey olmuş olabilir: Ya yoldaş Ulak’ı ikna etti, ya Ulak yoldaşı ikna etti. Veya tartışarak bir üçüncü yol buldular. O yoldaş Enbiya Yıldırım olsaydı hiç düşünmeden Ulak öyle dediyse “vardır bir bildiği” deyip riba ayetinin yanına ekleyecekti: “Ulak, finansal kiralamanın riba olduğunu söyledi ve yasakladı.” Ve yarın bir gün finansal kiralamadan farklı bir satın alma biçimi, mesela vadeli satın alma işlemi icat edildiğinde ve Ulak çoktan ölmüş olduğunda bu konuda yargıya varamayacaktı çünkü “vardır bir bildiği” diyerek onu taklit etmeye yönelmişti (s.86 ve 126’da çok açık). Onun neyi bildiğini araştırmadı, dayanaklarını tartışmadı, gerekçelerini öğrenmedi. O yüzden yeni içtihat yapma yeteneğinden yoksun kaldı. Oysa Kitap’a göre danışmaları gerekiyordu. Yani kanıtla, nedensellikle, akılla tartışmaları ve gerçeğe olabildiğince yakın bir kararda buluşmaları gerekiyordu.

    Hadisler olmazsa nelerden yoksun kalacağımızı sıralarken şunu söylüyor:
    “‘Oysa bir ticaret veya eğlence gördüklerinde oraya doğru gittiler ve seni ayakta bıraktılar (62:11)’ ayetinden, hadislere inanmayan birinin Cuma hutbesini çıkarması mümkün değildir.” (s.60)
    O ayet hutbeyi değil, salâtı anlatıyor. Ne o surede, ne başka bir surede hutbe sözcüğü veya salâttan ayrı bir kürsü konuşmasını düzenli uygulama olarak buyuran bir ifade geçmiyor. Yıldırım, hadiste gördüğü bir şeyi Kuran’da arayıp bulamayınca Kuran’ı eksik olmakla suçlama şablonunun mükemmel bir örneğini veriyor. Temiz bir kafayla sureyi baştan sona yavaşça, evet yavaşça, yani Peygamber’in Kuran’da verilen örnekliğini izleyerek okusa, o ayette salât ederken ayakta kalmasından söz edildiğini anlayacak. Tefsire bile gerek yok, apaçıktır. Ama öyle bir koşullanmış ki okuduğunu anlamıyor.

    Yıldırım, ikinci bölümde Kurancıların “yalnızca kitap okuyarak bir medeniyet inşa etme” düşüncelerinin ne kadar boş olduğunu uzun uzadıya anlatıyor. Oysa Peygamber ve yoldaşları tam olarak bunu başarmışlardı! Bize de onların örnekliğini izlemek düşer.

    Yıldırım, hadis tartışmasının suçlayıcı, dışlayıcı, küçük düşürücü izleğini onaylamadığını bildiriyor ve iyi niyeti ilke edindiğini söylüyor. Bunu da olumlu puan hanesine yazıyorum.

    Her iki kitabı okumadan önce Yıldırım’a “Muhammed’e Kuran gibi bir misli daha verildi” efsanesiyle “Musa’ya Sina Dağı’nda Tevrat gibi bir misli daha verildi” efsanesi arasındaki benzerliği sormuştum. Bu konudaki eleştiriye taze çıkan kitabında yanıt olduğunu söylemişti. Hem Kuran Bize Yeter Söylemi'nde, hem de bu kitapta bu yanıtı bulamadım. Daha sonraki epostalarıma ise yanıt alamadım. Türkçe Kuran ve Türkçe namaz tartışmalarında olduğu gibi, Kuran’ın yetip yetmediği tartışmasında da gelenekçi taraf açık seçik bazı kanıtları ve olguları görmezden gelmeyi sürdürüyor. Hâlâ bu iddiayı, yani "Kuran yetmez" formülünün "Tevrat yetmez" formülünün karbon kopyası olduğu iddiasını çürütebilen bir kaynak arayışındayım.
  • 154 syf.
    ·İnceledi·Puan vermedi
  • 176 syf.
    ·Puan vermedi
    Bugüne dek "Kuran yetmez" konulu yazılmış olan kitaplara bir şey eklemiyor.

    Bu kitapta sunulan iddiaların çoğu yanıtlandı. Ahmet Murat Sağlam'ın, Kashi Ahmed Shehzade'nin, Rashad Khalifa'nın kitaplarında var. İddiaların arasında ayrıca tartışmaya değer bir ikisi var, onlara bakalım. Yıldırım "Kuran yeter" düşüncesinin dini sekülerleştireceğini öne sürüyor. Belki tam tersidir. Belki de dini akide-amel, inanç-ibadet olarak ikiye bölenler sekülerleştiriyordur. Yıldırım, hukuk sisteminin çoğunluğunun hadislerde yer aldığını öne sürüyor. Ama bunu söyleyebilmek için Kuran’ı okumuyor, okuduğunu anlamıyor olmak gerekir. Kuran "inek sunun" demiştir. O ineğin rengini söylemediği suçlamasıyla onun yetersiz olduğunu öne sürenler sınavı kaybettiler. İneğin rengini belirlemek için bir din adamları kurulu kuralım, onlar da işi iyice karmaşıklaştırsınlar, artık anlayamadığımız için din işleriyle toplum işlerini birbirinden ayıralım, seküler olalım. Böyle mi yapalım?

    Yıldırım, Kurancılık fikrinin 19. Yüzyıl Hindistan’ında, İngiliz işgali altında başladığını söylüyor. “Kuran yeter” fikrinin çıkış noktası olarak Hindistan’daki İngilizsever bir münafığa göndermede yaparlar genelde. Yıldırım da öyle yapıyor. Oysa bu sözü edilen, bu fikrin modern zamanlardaki çıkışıdır, ilk ortaya çıkışı değil. Elçi Muhammed kendisi "Kuran yeter" demiş olmalıdır çünkü izleyeceği bir "Sünnet" yoktu.

    Yıldırım gibi "Kuran yetmez" savunucularının yanlış bir temel varsayımı var; Müslümanlığı başından beri aynı sayıyorlar. Hiç değişiklik olmamış, bu toplumlar evrilmemiş sayıyorlar. Bugün Müslümanların çoğunluğu Müslümansa şu ayeti nereye koyacağız:
    5:18 Yahudiler ve Nasraniler şöyle dediler: “Biz Allah’ın oğulları ve onun sevgilileriyiz!” De ki: “Madem öyle, Allah suçlarınız yüzünden sizi niye cezalandırıyor?”…
    Yıldırım, “bu bizden söz etmiyor” diyecektir, eminim. Hayır, herkes için geçerlidir. Müslüman toplumlar çoğunlukla Müslüman olsalardı Batı’nın ayakları altında ezilmezlerdi. Egemen ve kendi yazgısını belirleyen toplumlar olurlardı. Müslüman oldukları halde bu kadar acılı bir yaşam sürdükleri ve hatta topluca öldürüldüklerini ileri sürmek örtülü olarak suçu Tanrı’ya atmaktan başka bir şey değildir.

    Kaldı ki dört halife sonrası gelen Emevilerin kıyımı, Abbasilerin kıyımı, Moğol işgalleri, yanan kütüphaneler, kellesi alınan sayısız bilgin tarih kitaplarında yazılı ve hadisçiler bu tarihe itiraz etmiyorlar! İtiraz etmedikleri tarihte bu dinin başından beri doğru yaşandığı iddiasını çürüten bu kadar şey yazılıyken...?

    Tarihi geçelim, bugüne geldiğimizde İslam'dan geriye ne kaldı elimizde? İşte size Anayasa, ticaret yasası, borçlar yasası, bankacılık yasası, medeni yasa, ceza yasası. Bunların içindeki İslami öğeleri arayın bulun bakalım, ne bulabileceksiniz. Sıfır. Ama Yıldırım hâlâ "Peygamberin Sünnetiyle" şekillenen toplumdan söz ediyor. Herhalde diyorum ayrı ülkelerde yaşıyoruz. Hatta Türkiye dışındaki Müslümanların durumları da pek farklı olmadığı için ayrı gezegenlerde yaşadığımızdan da kuşkulanmıyor değilim.

    Yıldırım, hadis tartışmasının suçlayıcı, dışlayıcı, küçük düşürücü izleğini onaylamadığını bildiriyor ve iyi niyeti ilke edindiğini söylüyor. Bunu da olumlu puan hanesine yazıyorum.

    Yıldırım'ın kaygılanmakta haklı olduğu tek konu, Kuran yeter söylemi arkasında bolca münafığı ve bozguncuyu bulacak olmamızdır. Şimdiden buluyoruz da. Burada yazar adı söylemek site kurallarına aykırı olabilir. Ancak "eşcinsellik serbest, İslam'da kadınlar önceliklidir, ateistler de mümin olabilir, hayvanların da hakları vardır" gibi sayıklamaları izlediğinizde içlerinde "Kuran yeter" diyenlerin olduğunu kolayca görürsünüz. Buna rağmen yine burada adını söyleyemeyeceğim ama herkesin yalancı olduğunda uzlaştığı ünlü kişi "Allah birdir" dedi diye onu inkar edemeyeceğimiz gibi, Kuran yeter mesajını sahiplenen bozguncuların varlığı bizi yanıltmamalıdır. "Kuran yetmez"ciler kendi iyilikleri için şunu düşünsünler: Bu mesajın yalınlığı neden bu kadar çekici? Neden mantığa ve sağduyuya çekici geliyor bu ilke? Bir şeyin yalın olması onun bayağılığını mı gösterir? Elçilerin mesajlarının yalın ve evrensel olması, sığ olmasını mı gerektirir? Yoksa tam tersi mi?
  • 176 syf.
    ·İnceledi·Puan vermedi
  • 232 syf.
    ·Puan vermedi
    Yazarın yıllar önce yazdığı Nübüvvet Meselesi kitabını tavsiye ederim. Kuran'a Sünnet'in eklenip eklenemeyeceği konusunda yapılmış sağlam açıklamalar içerir. Bu kitapta da bu konuya giriyor, hatta kitabın güçlü yanlarından biri hadis veya "Peygamber Sünneti" konusundaki isabetli çözümlemesi. Ama o konuyla ilgilenenler N.M'yi okurlarsa daha iyi olur.

    Bu kitap ise adının uyandırdığı hevesi kursağımda bıraktı. Yazarın "yabancılaşma süreci" tanımı yalnızca erken dönemdeki Emevi darbesini ve Abbasi döneminin başındaki Mihne sürecinden oluşuyor. Elbette çok önemli olaylar ama Endülüs, Türkiye, Güneydoğu Asya gibi uzak yerlerde ve sonraki yüzyıllarda Müslümanlar hiç mi kabahat işlemediler? Kuran'a bulundukları uzaklığı korudular mı, yoksa daha da mı uzaklaştılar? Böyle bir başlık koyduktan sonra en azından son üç yüz yıldaki sekülerleşmeden söz etmesi beklenirdi. Bütünüyle atlıyor. Ama son üç yüz yıldaki sekülerleşmeye tepki olarak gelişen "Siyasal İslam"ı da Kuran'a yabancılaşmanın bir parçası yapıyor.

    Bunları ölçüp biçerken "din"in iyi bir tanımını yapmıyor. Kitap boyunca dinle siyasetin birbirine girmesinden, karıştırılmasından yakınıyor ancak beklenen din tanımı ancak son bölümün başında geliyor. Geç gelen bu tanım yine yerine oturmuyor. Dinle siyasetin karıştırılmasını somutlamadığı, örneğini vermediği için bütün söylem kuramda kalıyor. Kilise Reformundan söz ederken Kilisenin "manevi önderliğinin" "anlamsız" olduğunu söylüyor satır arasında. Tamam, ama dinle siyaset ayrı kalmalı ise "anlamlı" olan ayrım nasıl olacaktı, onu açıklamıyor, somutlamıyor. "Birey" sözcüğüne kitap boyunca olan aşırı vurgu, son sayfalarda "din bireyde başlar bireyde biter" cümlesiyle doruğa ulaşıyor. Sayın Profesör, yaptığınız işe saygım var, eski kitabınızı da hala tavsiye ederim ama din böyle bir şey değildir! Kuran, yüzlerce ayette ikinci ÇOĞUL kişiye seslenir ve "anlayan bir TOPLUM için" der.

    Kitaptaki en önemli saptamalardan biri 159. sayfada. Alıntılayacak zamanım yok, arşivinde olanlar baksınlar.

    Kitabın tezini özetleyecek olursak:
    - Emeviler meşru bir iktidar olmadıkları gerçeğini örtmek ve rıza üretmek için hadis uydurdular, kadercilik inancını uydurdular. Bu uydurmaları kılıç zoruyla, din bilginlerinin kellesini alarak benimsettiler.
    - Abbasi kralı Memun, hadis ve kadercilik karşıtı Mutezile fikrini kılıç zoruyla benimsetmeye çalıştı. Kıyım ve baskı yarım kalınca ondan sonraki kral Mütevekkil, tersini yapıp hadisi ve kaderciliği kılıç zoruyla benimsetti.
    - Bu iki olay (veya aynı itiş kakış süreci sayılabilir) Müslümanları Kuran'dan uzaklaştırdı.

    Akbulut'un söylemediği ilginç bir ayrıntı, Emeviler kaderciliği kendi iktidarlarını meşrulaştırmak için kabul ettirirken aslında sekülerlik-teokrasi ayrımının da ilk tohumlarını atmış oldular. Çünkü iktidarın Allah'a karşı çıkması, buyruklara aykırı bir yönetim sürmesi Allah'ın iradesiyse, yani halk bu duruma karşı direniş göstermemeliyse, bu durumda seküler düzenin değişmesini de talep etmemeleri gerekir. Çünkü seküler anayasa da Allah'ın iradesidir, öyle değil mi? Biraz karışık gibi geliyor ama aslında ikisinin arasında son derece doğrudan bir bağlantı var. Bu benim yorumum. Akbulut böyle anlatmıyor elbette çünkü onun sekülerlikle bir kavgası yok görünüyor. En azından bu kitapta. Bu kitapta yer almıyor ama bilinen kaynaklarda Emevi yöneticilerinin Kuran ve hutbe okumadıkları çünkü dini iyi bilmedikleri, bu işler için başkalarını görevlendirdikleri çokça yazılır. Yani "ben siyasetle ilgileneceğim, siz din adamları da dinle ilgilenin" diyerek sekülerleşmeyi başlatmıştır Emeviler. Somutlayıp örnekler vermediği için Akbulut'un bu ayrımı onayladığı sonucunu çıkarmak zorundayız. Oysa Kuran'a aykırıdır ve Elçi ve ardından gelen dört kral döneminde böyle bir ayrım yapılmamıştır.

    Bir yorumda "herkes okumalı" denmiş. Hayır. Olumlu mesajlar içermesine ve yararlı bir okuma olmasına karşın bugüne ışık tutması açısından son üç yüz yılı hesaba katmayışı dolayısıyla yetersiz kalıyor.
  • 232 syf.
    ·İnceledi·Puan vermedi
  • 182 syf.
    ·Puan vermedi
    En büyük eksiği "din"in tanımını yapmıyor oluşu. Daha da kötüsü kitapta din kelimesinin yakın geçmişte şaşkın batı aydınları tarafından üretilmiş şemsiye kavram anlamında kullanıldığına ilişkin ipuçları var. Yazarı bildiğim için kendisinin böyle düşündüğünü sanmıyorum. Fakat okuyan kişide soru işaretleri bırakabilir. Dini tanımladığı söylenebilecek bir cümle 8. sayfada geçiyor: "Din, inananlara göre Allah ile insan arasındaki bağı kuran ilahi bir bildiridir." Bu tanım sanki daha çok "vahiy"i andırıyor. Aynı sayfada Georg Simmel'den yapılan alıntı dinin tanımını yapmaya daha yakın gibi duruyor.

    Kitapta bazı yerlerde din ile dünya yaşamı arasında bir ayrım olduğu hissine kapıldım. Dorman'ın çabalarını olumlu görmekle beraber bu tür ayrımların sakat olduğunu düşünüyorum. Örnek vermek gerekirse 18. sayfada dinin şiddete yol açtığına, savaşların sebebi olduğuna inanan kişilerden söz ediliyor. Böylece dinin tanımı yapılmazsa, birinci ve ikinci dünya savaşının din savaşı olduğunu göremiyoruz. 59. sayfada "dinin gerçekleri" denilmesi akla dinin gerçekleri ile dünyanın gerçekleri arasında fark mı var sorusunu getiriyor. 37. sayfada geçen "Tarih boyunca insanlığa gönderilen hak dinler" cümlesi üzerine düşünmeye değer. Dinler tarihi dersine göre dinler, Kuran'a göre ise yalnızca bir tane din vardır. O dinin dayanağı da Allah'ın doğadaki yasalarıdır. Dorman, Kuran okuyan biri olarak bunu biliyor olsa gerek. Neden böyle bir cümle kurmuş anlamak zor. 145. sayfada "İbadetler dini hayat ile çok sıkı bir bağ içerisindedir" deniliyor. Dini hayat ile gerçek hayat birbirinden farklı mı? Bu ikisinin farkı nedir? Eğer gerçek hayat ile dini hayat birbirinden ayrıysa ve üstelik bir de "ibadetler" çoğunlukla dini hayatla iç içeyse, o zaman "ibadetlerin" gerçek hayatla bir ilişkisi yok mu? Mesela cuma namazına gitmek sadece "dini hayatla" mı ilgilidir? Bu cümlesini hemen bir sayfa sonra Dorman farkında olmadan çürütüyor. "Çok daha geniş anlamlar ifade eden kulluk kelimesinin sadece namaz, oruç gibi ibadetler için kullanılması hatalı olur." A-B-D kökünden gelen Arapça ibadet kelimesi kulluk demektir. Kulluk ise hizmet etmektir. Böylece Abdullah Allah'a hizmet eden kişi demek oluyor. Kime kulluk/hizmet edeceksiniz? Eğer sadece Allah'a kulluk edecekseniz kulluklarınınız olmaz. Olursa, şirk koşmuş olursunuz. "Namaz, oruç gibi kulluklar" dediğimizde cümledeki sorunla ilgili bir ipucu elde ediyor olmalıyız. Eğer ilginizi çektiyse Kuran'da "ibadet" kelimesinin geçtiği ayetleri incelemek iyi bir başlangıç olabilir.

    Bu ayrım ve dinin tanımının yapılmamış olması kitabın en büyük iki eksiği diye düşünüyorum. Dorman farkında olmayarak din ile yaşamın arasını ayırarak iyiliğin düşmanlarının ekmeğine yağ sürüyor. Üretilen bu yapay ayrım olmasa, insanlar ateist olmanın imkansız olduğunu, televizyonlar izledikleri reklamların bile dinsel olduğunu görecekler.
28 okur puanı
20 Mar 2019 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 37 kitap

  • Hadiselere Gerek Yok Söylemi
  • Kur’an Bize Yeter Söylemi
  • Kur’an’a Yabancılaşma Süreci
  • Teolojik ve Felsefi Açıdan Din ve Ahlak İlişkisi
  • Ekonomik Büyümenin Sınırları
  • Mekke'ye Giden Yol
  • Üç Muhammed
  • Tanrı'dan Başka İnsanüstü Tanımayan İnanç: Deizm
  • 11 Eylül 2001 Dehşetengiz Hile
  • Sivil Örümceğin Ağında

Kütüphanesindekiler 1 kitap

  • İsmail