• "Bazı kişiler uzun evliliğimizin sırlarını sorarlar. Biz haftada iki kez restorana gideriz. Biraz mum ışığı, akşam yemeği,
    hafif müzik ve dans.


    O salı günleri gider, ben cuma.

    - Henny Youngman -
  • Polislerin suçluları etkisiz hale getirmesi için bir çok yöntem kullanılıyor. Basınçlı su, biber gazı, plastik mermi,elektrik şoku, ses bombası ve gerçek silah. Bu teknikler suçluları engellese de polise zarar verilmesini çoğu zaman engelleyemiyor.

    Polislerin suçluları yaklaşmadan etkisiz hale getirmesi için yapılan çalışmalar farklı sistemlerin oluşturulmasını sağladı. Bu sistemlerden biri de geçtiğimiz hafta Arizona merkezli Wrap Technologies tarafından Avustralya polisine sunulan Bolawrap.

    Yeni geliştirilen Bolawrap silahı iki ucunda bulunan kancalarla 8 metreye kadar genişleyebilen bir aralıkta 195 metre mesafeden kevlar halat fırlatarak kişileri sarıyor ve etkisiz hale getiriyor. Kişilerin tad, acı duyma gibi yaptırımlarla değil de psikolojik ve özgürlük kısıtlayıcı yaptırımlarla etkisiz hale getirilmesi esasına göre üretilen silah henüz kullanılmaya başlanmadı.

    Detaylar için bkz.;

    https://www.yerelbt.com/...eni-silahi-bolawrap/
  • 282 syf.
    ·3 günde
    15 Kasım 2019 Cuma
    17:52

    "Öyle, öyle çok şey düşünüyorum ki, değil hayatı şimdilik fazlaca uzun olmayacağa benzer birinin zamanına, iki ömre bile sığmaz."
    https://imgyukle.com/i/RoK20Q
    (Sevgi Soysal 21 Ekim 1976)

    SEVGİ'YE
    İnsan
    hiç ölmez
    gibi
    görünürken
    en çok
    ölüyormuş
    öğrendik.

    Güner Sümer



    Sevgi Soysal hakim ideolojilerin esiri olmamak adına kendini feda eden kadın yazarlarımızdan biridir.

    Orhan Kemal Ödülü'nü alırken şöyle der Sevgi Soysal: "Her zaman geçerli olmamakla birlikte, özellikle ara dönemlerde bir sanatçı için en gerekli olan şey, kendini iyi tanımasıdır." Sevgi Soysal bu anlamda yetkin bir edebiyatçıdır. Her ne kadar işlediği ana konu 12 Mart olsa da bulunduğu o olağanüstü koşullar onun sanatını asla küçültemez, sanatçı yaşadığı zamanın aynası olduğuna göre tabii ki de cezaevinde kaldığı günleri de orada yaşanılan kötü olayları da anlatmak zorundaydı. Yetkin bir sanatçıdır çünkü Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda kalırken Bertolt Brecht'in Beş Paralık Roman kitabını çevirecek kadar yılmayan dönemin insanlarına değil düşüncesine karşı savaş veren bir aydındır Sevgi Soysal.

    ******
    SEVGİ'YE SONNET


    Taa uzaklarda mavi belki de açık mor
    sabahın pancurundan bakıyor yıldızlar
    yürek tellerine sıralanmış korkusuzlar
    pencereyi açıp acıları dışarı atıyor

    Sen üzülme körler bile gördü güneşli günleri
    bulvarda kimi akasyalar tepeden tırnağa umut
    kitaplar yazacak nasıl olsa sen olanları unut
    bir fırtına götürecek bütün erken ölümleri

    Mahpusluğu bir şişeye koydum attım denize
    havada yanık kokusu bu nedir aman
    bu nasıl kırmızı sonbahar düştü ellerimize

    Bu şişeyi denizde kimsecikler bulamaz
    bir balık onu denizin dibinde yitirdi
    sevgi bir cigara yak gülümse biraz.

    Ömer Faruk Toprak

    *******

    Kanser Teşhisi 25 Ağustos 1976'da konur. O gün Sevgi Soysal şunları söylüyor: "Bari romanımı bitirebilsem. Sadece romanın bitimi için süre istiyorum." (Hoş Geldin Ölüm) romanını bitiremedi Sevgi Soysal 40 yaşında veda etti hayata onun tedavi sürecinde BBC Türkçe'ye verdiği röportajının da geçtiği Arşiv Odası Sevgi Soysal bölümünü izlemenizi tavsiye ederim.
    https://youtu.be/WRAY0m6xgZM

    Onun o yorgun sesinin dinlemek beni çok yormuştu, onun gibi güçlü bir kadının fiziksel şartlar yüzünden bitkin düşmesini kaldıramıyor insan. İşte o radyo konuşmalarının bir bölümünde şöyle seslenir kadınlara: "Londra'da, Ankara'da, İstanbul'da ya da Zap suyunun yanı başında nerede olursa olsun kadınları birbirlerine ortak eden tek bir şey vardır hayat. Sürmekte ve sürecek olan hayatın tartışılmaz emekçisi olmak."
    Kendisin son nefesine kadar hayatın emekçisi ve onu okuyacak insanlara da yol gösteren bir kişi oldu. Ona rağmen değeri tam olarak bilinmemektedir özellikle kadın arkadaşların onun davasına sahip çıkması gerekir zira o onlar için savaşıp, feda edecek kadar sahip çıkmıştır davasına.

    *********

    "Cellat uyandı yatağında bir gece
    Tanrım dedi bu ne zor bilmece
    öldükçe çoğalıyor adamlar
    Ben tükenmekteyim öldürdükçe"

    Ataol Behramoğlu

    ********

    Sevgi Soysal son romanı Hoş Geldin Ölüm'ü bitiremediği için zirve romanı son okuduğum kitabı olan "Şafak" oldu.

    Bu romanda sanat kaygısı taşımaz Sevgi Soysal. 12 Mart'ı bizzat yaşayan bir yazar olarak nerede sanat kaygısını bırakmak gerektiğini de iyice ifade etmiş oluyor. Düşünce özgürlüğünün olmadığı, keyfi nedenlerle bir insanın günlerce gözaltına alındığı insanlık onurunun hiçe sayılarak yapılan işkencelere tanık olan yazar ve özellikle kadın bedeni üzerinde uygulanan insanlık dışı işkencelerin psikolojik boyutlarını Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda ve Şafak kitabında anlatır Sevgi Soysal. 12 Mart dönemini Almanca anlattığı bir röportajdan bir kesit bırakmak istiyorum buraya: https://youtu.be/X8DZnlk3Zos


    Ben Sevgi Soysal'ı yaşadığı zamanlarda basılan kitapları ile okumayı tercih ediyorum elimdeki bu üç kitabı
    https://imgyukle.com/i/RoKZoq 70'li yıllara ait..

    Şafak; Baskın, Sorgu ve Şafak adlı üç bölümden oluşan bir romandır.
    Adana'da sürgünde olan Oya'nın arkadaşları ile bir akşam misafirliğe gitmesi ve o akşamki polis baskını ile başlar roman. İlk bölüm yaklaşık seksen sayfadır ve geri dönüşler sık olmakla kitaptaki kişilerin hayatlarının anlatımı ve karakter analizleri ile sürer. Bu bölümde merkez kişi Mustafa'dır.

    Roman bir kişi üzerinden hareket etmez romanın teması 12 Mart faşizminin tahribatı ve bunun kişiler üzerindeki yıkıcı etkisini betimleyebilmektir.

    Sorgu bölümünde her ne kadar merkez kişi Oya olsa da onun geri dönüşleri okurları tatmin edecek bilgilerle donatılmayacak Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'ndaki Sevgi Soysal ile aynı kişiymişçesine geçmişi üzerine pek bilgi sahibi olamayacağız ve en çok merak edeceğimiz konulardan biri olacaktır bu. Sorgu kısmında "cop" ile yapılan işkencelerden kesitler Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda olduğu gibi yer alacaktır. Kadınlar üzerinden 12 Mart faşizminin nasıl işlediğini Mustafa'nın ağzından şöyle aktaracak bize Sevgi Soysal:

    "Öfkesini gemleyemiyor Mustafa. Oya'ya her orospu denişinde, Güler'e (karısı) sövülüyor gibi. Kendimiz her şeyi göze alsak, her şeye katlansak bile, karılarımızın, bacılarımızın aşağılanmasına katlanmaya nasıl alışacağız? Bu adamların , nice devrimcinin karısına, sevgilisine yaptıkları iğrençlikleri Güler'e de uygulayabileklerini düşünmek bile çıldırtıcı. Yok babam, dayanamam buna. "Dayanamam" tutuklanan her kadına yapılan işkence ya da tutuklanan devrimci erkeklerin yakınında bulunan kadınlara yapılan işkenceler dönemin çirkin yüzlerinin en belirginidir.

    Şafak bölümü başka eserlerinde görmediğim bir şekilde uzun bir doğa betimlemesi ile başlar. Geceyi sorgu odasında geçiren bir avuç insan için şafağı ile gecenin sona ermesini bekleyen doğanın şafağının bütünleşmesi olarak yorumluyorum ben. 12 Mart faşizminin en güçlü silahı belki de geceydi. Gün aydınlanana kadar devam ettirebilir oldukları işkence ve sorgular Şafak ile beraber sona eriyor. Karanlığın güçlü gizleyiciliğine gün ışığı en büyük darbeyi vurmuş oluyordu. İstediklerini sorgularda elde edemeyen baskının polisi Abdullah ve amiri Zekai'nin başına gelecek en kötü şeydir "Şafak" kitap hakkında sözlerimi burada sonlandırıyorum son bölümlerine de okuduğunuz vakit erişirsiniz kitabın incelemesini içeriğinin bazı bölümlerine gönderme yapmadan kaleme almamız biraz zor özellikle 12 Mart konulu bir kitap olan Şafak kitabı gibi eserlerde ona rağmen pek bir bilgi paylaştığım söylenemez genel çizgileri ile kitabı okumak isteyen kişilerin faydalanacağı ve Sevgi Soysal hakkında bazı bilgilere sahip olabileceği bir inceleme kaleme almak istedim o kadar.

    Şimdi Sevgi Soysal ile ilgili, Metin Altıok şiirini ve son olarak Sevgi Soysal'ın Atilla İlhan'a yazdığı bir mektup ile bitirmek istiyorum. Mektup biraz uzun olmakla beraber hayatının son aylarında aldığı ödüllere değinir ödül veren kişilere "cenazeciler" der. Bir insanın değerini bilmek için ölmeye yakın olması mı gerekir ya da ölmesi mi gerekir bu ülkede bu düşünceler çok acı gerçekten....

    *****
    Sevgi Soysal İçin

    Sakal bıyık takmıştır
    Ölümün kuru kafasına,
    Karşılaştığında mutlaka
    İki kırmızı karanfil
    Koyup göz çukurlarına,
    Geçip karşısına gülmüştür.
    Sonra yürümüş, yürümüştür.
    Samanpazarından yukarılara.


    Bir kez daha bakarak
    Oradan puslu Mamağa.
    Kale içinde bir evin
    Sıvası dökük duvarlarında,
    Kışlık biber olmuştur.
    Sallanan durmadan rüzgarda,
    Yağmur sesini andıran
    Telaşlı bir tıkırtıyla ..

    Metin Altıok

    *****

    Atilla İlhan'a Mektup 21 Ekim 1976


    Şimdi, benim asıl sorunum fazla moral, yani Mümtaz öyle der. “Herkes bir şeyden ölürse, sen de fazla moralden kendine fazla yüklenip güvenmekten ölebilirsin” diyor. Bunda biraz haklı, çünkü, ben buraya geleli, asıl geliş nedenimin hastalık olduğu gerçeğini, kafamdan silip atmak konusunda öylesine ileri gittim ki Mümtaz’ın haberi olmadan tüm Londra’yı yürüyerek tanıyıp öğrenmeye kalkıştım. Bunun nedeni işin ucuzluğu bir yana, bir kentin ancak yürünerek tanındığına kesin inancımla, hastalık gibi tatsız bir sorunun, inançlarımın önüne çıkmasından hiç hoşlanmayışım. Ama sonunda işi o kadar ileri götürdüm ki, bir gün halsizlikten yollarda bayılıverdim. Önce kızdım kendime, “ulan Sevgi, sende hiç iş kalmamış”, ama sonra Mümtaz’dan aldığım mesafenin en azından yedi buçuk kilometre olduğunu öğrenip üstüne de haklı bir zılgıt yiyince, ukalalığı bir yana bıraktım. Oysa bu hafta özel olarak dinlenmem gerekiyor. Çünkü, doktora her görünüşümde, öyle sağlık ve güç tablocukları çiziyorum ki, adam bu hafta sonunda iğneyle birlikte o ağır kapsülü de bir anda verip, bana yüklenmeğe karar verdi. Oysa benim iki gündür dizlerim titriyor.(…)Bana sorarsan ben ilk günden beri yazdıklarımda, hiç de öylesi uçurumlar bulamıyorum bir türlü. Eh elbet kimse saymıyor yerinde, hayatta üç koca değiştirip, kanser de olabildiğime göre, Kızılay anıtı gibi, düşündüklerimi hep aynı taşa yontacak değilim ya.Boş ver, bunlar beni hiç ilgilendirmiyor. En matrağı da, Türk Dil Kurumu Ödülü. Oradaki ebennekalara, bana bir cenaze çelengi gönderme fırsatı yaratmamış olmak da ayrıca sevindirdi beni.Bu arada en çok, Dimitrof’la çeviri ödülü almak güldürdü beni. Onlar cenazecilikte daha başarılı çıktılar doğrusu! Oysa ben öyle bir çeviri yapmış olduğumu, telif hakkımı koparmayı bir türlü beceremediğimden, unutmuşum. Bu günlerde Mümtaz’ın Türkiye’ye birkaç günlüğüne gitmek olasılığı var, kocamı silahlandırıp Ankara Sanat’ın üstüne, telif hakkım için, bir güzel salayım da, ödül kazanmış çeviriyi, çeviricisine bedavaya çıkartmanın acı sonuçlarına katlansınlar! Ayrıca şu anda oynadıkları çevirinin Hedda Zinner’le pek bir ilişkisi kalmış değil, hani bu işler ciddi olsa, yazarının tiyatroyu da, hatta bu sonuçlara yol açan beni de bir güzel davalaması gerekir.(…)Sağlığım iyiye giderse, -burada bazı İngiliz edebiyatı kursu falan var, disiplinli bir çalışma, öğrenmek için- böyle şeyler düşünüyorum. Öyle, öyle çok şey düşünüyorum ki, değil hayatı şimdilik fazlaca uzun olmayacağa benzer birinin zamanına, iki ömre bile sığmaz.İçimde, bir türlü gem vuramadığım bir yaşam hızı; geceleri plan kurmalardan gözlerime uykular girmiyor. Eceli gelen köpek cami duvarına işermiş, o hesap.Gönderdiğin kitaplara çok teşekkür. Ama hayır, teşekkür sözcüğünü sana kullanmamağa karar verdim. Yanıma az kitap aldığım bir gerçek, bunu zaman içinde çözümleriz, ama bu karşılık tam oturduğum sokakta nefis, bedava tarafından, rahatlıkla kitap alabildiğim bir kütüphane buldum, şimdilik oradan aldığım İrlanda hikayeleriyle cebelleşiyorum. Ve bu hikayelerde nedense, bizim Selim’de bulduğum tadı bulamıyorum.Bu arada, senin de ilgilendiğin konu olduğu için sözedeyim, küçük bir sinemada enfes bir Yunan filmi yakalayıp seyrettim. “The Travelling Players” adındaki bu üç saatten uzun süren film gezginci bir tiyatro aracılığıyla, Yunanistan’ın üstünden geçen faşizm dalgası – Alman işgali, iç savaş ve son askeri dönem- içiçe, birbirine geçerek, bambaşka, zaman zaman akıl almaz biçimde sıkıcı, akıl almaz durgunlukta, ama akıl almaz güzel, iç buran ve neredeyse bütün bir tarihi, görüntülerde sergileyen bir biçimde anlatıyor.Aklıma hep sen geldin, özellikle tarihle ilgili yazarlığın açısından. Çok çarpacaktı film seni de. Gerçi filmin sinema açısından eleştirilecek çok korkunç yönleri ve hani bizim Yılmaz’ın çok daha iyi sinemacı olduğunu düşündürecek kadar, ama bütün içinde bakınca, filmdeki bütün ilkellikler, gereksiz uzatmalar, durgunluklar, hatta melodram havaları, sanki tam bilinçle yapılmış gibi. Nitekim bu film bir yerlerde beş on ödül toplamış galiba.Sevgili Atillâ, yine yazacağım sana, beni güzel mektuplarından ayrı bırakma, bir de şiirlerinden gönder bana, bilirsin ki senin şiirlerinin sessiz ama iyi bir okuyucusuyumdur.Sevgilerle dost gözlerinden öperim. (Sevgi Soysal bu mektuptan bir ay sonra 21 Kasım 1976′da İstanbul’a getirildi. Ertesi gün, 22 Kasım 1976′da da hayatını kaybetti. Bir yıl önce 1975 sonbaharında bir göğsü alınmıştı. Tedavi için Londra’ya gittiğinde hastalığı yeniden nüksetmiş ve epey ilerlemiş haldeydi. Giderayak, kendisine ödül verenlere ve vermeye kalkışanlara “cenazeci” demesi bundandır.)

    ******
  • 240 syf.
    ·2 günde·10/10
    Çok kitap okurum bilen bilir şekerim. Ama ben böyle bir kitap hiç okumadım. Duygusal biri değilim. Ama zor tuttum ağlamamak için kendimi bazı satırları okurken. O kadar içten o kadar kalbe dokunan satırlar yazmış ki yazar... Daha önce iki kitabını da çok başarılı bulduğum Alkaya, bence en iyi eserini koymuş ortaya. İlk kitabı bir distopyaydı, ikincisi bir dönem macerası. Bu ise ne desem bilemiyorum dram mı? kişisel gelişim kitabı mı? Ben çok fazla kişisel gelişim kitabı okudum hepsinde birbirinin aynı zırvalıklar vardı. Bu bir roman ve iddia ediyorum yazılmış tüm kişisel gelişim kitaplarına bin basar. Ki yazar da zaten Ceyda adlı karakter üzerinden kişisel gelişim kitaplarına çok güzel dokundurmalar yapmış.

    Ceyda... Ah Ceyda. Yazar psikolog bir kadını iç sesiyle yazmış. Üstelik travmalı bir kadın. O kadar başarılı yazmış ki ben bir an gerçekten bir kadının iç sesiyle konuştuğumu hissettim. Yaşamış ve yaşatmış Alkaya. İnanılmaz güzel monologlar vardı. Ve Mete... Hikayenin diğer ucundaki genç adam. Ah be Mete. Keşke senin gibi bir sevgilim olsaydı. Keşke senin gibi bir adam tanıyabilseydim. Tüm eksiklikleri ,tüm acıları tüm yaralarıyla tamamlayabileceğim gerçek bir insan tanıyabilseydim keşke. Mete'ye bayıldım. Anlatamam. Zaten tasarımcı bir karakter aynı benim gibi. Yazar onun hikayesinin trajedisini de komik yanlarını da öyle güzel yansıtmış ki. Tam böyle gözlerim doluyor burnum sızlıyor birden bir satır geliyor ve basıyorum kahkahayı...

    Gelelim kedilere... Kitapta pek çok hayvan karakter var aslında. Başta Rodos var. Suzan'ı biraz tanıyoruz. Cango adlı bir köpekten bahsediliyor. Kitabın son bölümünde Pıncır adlı bir kedinin gözünden tanıyoruz dünyayı. Yazar burada öyle ilginç bir kelime havuzu kullanmış ki, kedinin içine sokmuş bizi resmen. Pıncır'ı bulan Merve ben olaydım keşke dedim okurken.

    Çok sevdim bu kitabı ben. Arkadaş gibi bir kitap. Dost gibi. O kadar güzel öğütler ve kıssadan hisseler var ki içinde. Şu bölümü sizle paylaşmadan edemeyeceğim:

    "Bir keresinde çocukluğunda annesi ile kuru fasulye yemek için Beyazıt’taki tarihi bir lokantaya gitmişlerdi. Kış aylarında yapmayı en çok sevdikleri şey buydu. Fasulyeci her porsiyonun üstüne kocaman bir kırmızı biber koyardı ve ne o ne de annesi asla o biberi yemeye cesaret edemezlerdi. Fakat bir gün Mete merakına yenilmiş, tabağındaki fasulyeleri bitirdikten sonra o biberi ağzına atmıştı. Bütün dişlerinin kamaştırıp, dilini uyuşturan, adeta beynini kaşındıran o acı tat damağını yangın yerine çevirmişti. Ne yapacağını bilemez bir halde kekeleyerek “Yandım” derken annesinin ilk yaptığı şey kendi tabağındaki biberi aceleyle yemek olmuştu. Anne ve oğul karşılıklı kavrulmuş, bir süre sonra ekmek içinin acıyı hafiflettiğini keşfederek dilimlerce ekmeğin içini kemirip bitirmişlerdi. Onların bu haline şaşıran garson, annesine dönüp, “Abla söyleseydiniz yoğurt, ayran verirdik” demişti. Hesabı ödeyip eve dönerken kendi hallerine bir hayli gülmüşler, birbirleriyle dalga geçmişlerdi. Sonra Mete aklına takılan şeyi sormuştu annesine... (kekeleyerek sen neden yedin ki o biberi diyor, kitapta kekeleme şeklinde üç noktalı yazılmış) Oğlunun kısacık bir soruyu bile sorarken çektiği sıkıntıyı görüp kıyamayan annesi, onu başından öpmüş, “Nasıl bir acı çektiğini anlamadan çaresini bulamazdım ki oğlum” demişti.

    Bu kitabın içindeki kısacık ama o kadar güzel bir kısım ve bunlar gibi pek çok hayatınıza yön verecek bakış açınıza değer katacak önermeler sunuyor. Ben kaç tane alıntı paylaştım hatırlamıyorum ama kitabın tamamını alıntılamak bile mümkün. Yazar bu kitabı kaç senede yazmış bilmiyorum ama dolu dolu bir eser bu.

    Hakan Günday hayranı olduğumu bilenler bilir. Oktay Volkan Alkaya bu kitabıyla sevgili Günday'ın yanına çok net bir şekilde oturdu benim için. Böyle kitaplar okuyun, böyle kitapları sevin.

    Üstelik kitabın gelirleri sokak hayvanlarına bağışlanacakmış o da ayrı bir mevzu. Bize helal olsun demek düşüyor. Muhteşem bir eser. Okuyun abi. Net. Okuyun bu kitabı.
  • DIŞARDA YEMEK YERKEN BİR KEZ DAHA DÜŞÜNÜN 🤔

    "Yeni restoran açan birisinin acı ve gerçek itirafları :

    "Yeni restoranın açılması müşterilerden çok toptancıların ilgisini çekmişti.

    İlk gelen sezonluk su stoğumu bana satmaya çalışan bayi oldu. Toptan alırsam, büyük su 35 kuruşa, küçük su 15 kuruşa geliyordu…

    Onun ardından toptan gıdacı, meşrubatçı geldi tabii.

    Buraya kadar her şey normaldi…

    Ancak arkası kapalı, üzerinde hiç yazı bulunmayan kamyonet geldiğinde ilk şokumu yaşadım.

    Adam kaşar peyniri satıyordu.
    Kilosu 6,5 liradan…
    Ben, “Nasıl böyle ucuz satıyorsun?” deyince de adam açık açık söylemekten çekinmedi,
    “Abi bu dandik kaşar ama kimse ayırt edemez. Bak al bi parça…”

    Nutkum tutulmuştu.

    “Zararlı değil abi, patates püresine yağ ve kaşar aroması koyuyorlar…” demez mi?

    O şokla adamı nasıl gönderdiğimi hatırlamıyorum.

    Ertesi gün daha beterdi…

    Kıymacı, köfteciydi gelen… Kilosu 3 buçuk liradan kıyma satıyordu…

    Sinirlerime güç bela hakim olup kıyma denilen şeyin muhtevasını sordum…
    Et aroması, tavuk deri ve kemikleri, soya vs gibi “zararsız” maddelerden üretiliyormuş....

    Adam öğünerek, “Her şey dahil otellerden alan var abi” dediği an kıçına tekmeyi yedi tabii…

    Adamı kovdum kovmasına da, bu iş fena halde aklıma takıldı.

    Kardeşim bu memlekette sahte olmayan bir şey yok mu?

    Ben bu tip restoranlarda yemek yedim mi acaba? Yediysem kaç kere?
    Bu işin ucu nereye kadar gidiyor?

    Oturdum bilgisayarın başına, başladım araştırmaya…

    Aman tanrım! Neler neler varmış bu memlekette?

    Yahu neredeyse gerçek bir şey yok piyasada. Her şeyin aroması var.

    Üstelik bunlar internette online olarak satılmakta.

    Aromalar saymakla bitmiyor:
    Acı Biber Aroması,
    Acıbadem Aroması,
    Ahududu Aroması,
    Alabalık Aroması,
    Ananas Aroması,
    Anason Aroması,
    Antep Fıstığı Aroması,
    Ayran Aroması,
    Bal Aroması,
    Bergamot Aroması,
    Böğürtlen Aroması,
    Çam Sakızı Aroması,
    Çedar Peyniri Aroması,
    Ceviz Aroması,
    Çikolata Aroması,
    Çilek Aroması,
    Et Aroması,
    Fındık Aroması,
    Fıstık Aroması,
    Keçi Peyniri Aroması,
    Keçi Sütü Aroması,
    Kekik Aroması,
    Kimyon Aroması,
    Koyun Peyniri Aroması,
    Koyun Sütü Aroması,
    Parmesan Peyniri Aroması,
    Tereyağı Aroması,
    Yoğurt Aroması,
    Zeytin Aroması,
    Zeytinyağı Aroması,
    Ekmek Aroması…

    Yahu, ekmeğin bile aroması var.
    Çakma ekmeği nasıl yapıyorsunuz kardeşim? Neden yapıyorsunuz?

    Araştırdım, ekmekte durum bildiğiniz gibi değil…

    Unun beyazlatıcısından tutun da maya besleyicisine (Yahu maya besleyici satıyor adamlar. Ninem ekşi mayadan, nohuttan yapardı ekmeği) hacim arttırıcısına kadar neler neler var. Adam gibi ekmek bile yedirmeyecekler bize.

    Kahvelere köpük yapıcı satıyorlar yahu…

    Köfte kızartılırken hacminin küçülmemesini sağlayan kimyasallar var.

    Bilumum E-bilmemkaç maddelerini gördüm. Yeminle bin civarında ‘E’li madde var…

    Bir o kadar da ‘E’siz katkı maddesi piyasada…

    Bunca gelen arasında bana da toplu halde geldiler, iyi saatte olsunlar…

    Bütün bunları yaşayıp öğrendikten sonra tımarhanelik olmadığım için çok şanslı olduğumu düşünüyorum.

    İşte bu yüzden pılıyı pırtıyı toplayıp dükkânı kapattım ve bu işe bir daha girmemeye, hatta turistik yerlerde iyi tanımıyorsam, restoranlarda yemek yememeye karar verdim."

    *alıntı