''Sean'ın cenaze töreni büyük bir sessizlikle başlayıp herkesin onun hakkında konuşmasıyla bitmişti. Hemen ardından gözlerimiz yaşlı bir şekilde onu denize ittik ve üzerinde yattığı tahtaları ateşe verdik. Bu kadardı işte hayat denilen şey. Bu kadar basitti. Üç günlük dünya dedikleri şey doğruydu. Bir gün vardınız, bir günden sonraysa yok. Geride kalanlar, ardınızda bıraktığınız acıyla yaşamak zorundaydı. Halbuki yaşarken ne kadar da mutlu, ne kadar da hayat doluydunuz. Saç telini bile incitmek istemediğiniz insanlara alev topu büyüklüğünde bir gönül yangını bırakıp gidiyordunuz. Üstelik bunu yapmayı hiç istemiyordunuz da. Elinizde değildi. Her ölümlü bir gün sevdiklerine acı çektirmek zorundaydı. Doğanın kanunu buydu. Her mutluluk, bir acıyla son buluyordu. Ölüm zordu fakat yaşamak ölümden katbekat daha zordu...''
''Bazen yaptığınızdan pişman olup suçluluk duyacağınızı bildiğiniz halde yine de onu yaparsınız. O an geri dönüşü olmayan bir yola girmişsinizdir. İleriye doğru yürümeye devam ettikçe önünüze tanıdıklarınızın gözyaşları ve haya kırıklıkları çıkar. Yaptığınızı düzeltmeye çalışırsınız, bu çoğu zaman işe yarar ama işe yaramadığı zamanlarda vardır. Mesela birinin canına kıymak, onu tam anlamıyla yakarak kül etmek, geri dönüşü olmayan ve affedilmeyecek kadar ağır bir suçtur. Bu suçu beraberinizde ölünceye kadar taşımak zorundasınızdır. Omuzlarınıza sizden başka kimsenin asla görmeyeceği bir yük binmiştir. Artık bu yük ve beraberinde getirdiği sorumluluk size aittir...''
Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.
"Ben Pasifik'te duyduğu bir sesin arkasından derinliğe atlayan bir okyanus bilimciyim. Beni mest eden hüzünlü bir melodinin çağrısını duyuyorum. Seni duyuyorum. Ve sessizliğin içinde sana rastlıyorum. Artık şarkını söylemiyorsun ama ben besteni ezbere biliyorum."