Aynı dönemde Gazzelilerinde evleri, araçları ve çadırları İsrail bombaları ile cayır cayır yakılıp yıkılıyor, insanlar feci şekilde can veriyor; sıcak savaşın yaşanmadığı Batı şeria'da ve Kudüs'te ise Yahudi yerleşimciler hemen her gün Filistinlilerin mülklerine saldırıyor, ateşe veriyordu. GAZZE GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE DİRENİŞİN TOPRAĞI /sayfa 7
Yıllardır hep şunu söylerim: ülkemizde ve dünyada en büyük sorun, doğruları bilenlerin, manipülatörler kadar cesurca dillendirememeleridir ve arkalarında propaganda da uzman istihbarat teşkilatları bulunmadığından bilgilerini onlar kadar geniş kitlelere yayamamalarıdır. gençlerin beslendiği yeni Medya araçlarının ekseriyetinin siyonistlerin veya işbirlikçilerin elinde olması ve bu mecraların alternatif sesleri boğması da gerçeklerin yayılması önünde diğer bir engeldir. GAZZE GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE DİRENİŞİN TOPRAĞI /sayfa 10
Bilgi olmadan bilinç olmaz. Bilinç olmadan zulme ve zalime karşı süreklilik içinde etkili bir mücadele yürütülemez. Tam da bu yüzden zalimlerin yaptığı ilk şey, hakikate erişimi engelleyip kendi bilgi tekellerini kurmak ve kitlelere dayatmaktır; kendilerini kılavuz edinmeyen kitlelerin ise en azından zihinlerine şek ve şüphe tohumları ekmek ve onları arafta bırakmaktır. Bir davaya inanmanın ve eyleme geçebilmenin ön koşulu bilmek ve bunun için de okumaktır. İslam'ın ilk emrinin ’’ Yaratan Rabbinin adıyla Oku’’ ayeti olması bir tesadüf değildir. GAZZE GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE DİRENİŞİN TOPRAĞI /sayfa 12
Neden o alabildiğine duyarlı ve nazik çocukluk yıllarında durmaksızın her gece geç vakitlere kadar ders çalışmak zorunda bırakılmıştı Hans? Neden tavşanları elinden çekilip alınmıştı? Neden Latince okulundaki arkadaşlarına bile bile yabancılaştırılmış, oltayla balık tutması ve gezip tozması yasaklanarak insanı yiyip bitiren kepaze bir açgözlülük ideal olarak kendisine benimsetilmek istenmişti? Neden manastır okulunun giriş sınavından sonra bile alnının teriyle kazanıp hak ettiği tatil ona çok görülmüştü?
İşte şimdi aşırı zorlanmış zavallı bir at gibi yol kenarında kalakalmıştı, bundan böyle de bir işe yarayacağı yoktu.
TEĞMEN — (Üsteğmene döner) Neden?
ÜSTEĞMEN — Çan dört kişi alır; biz dokuz kişiyiz.
TEĞMEN — (Yüzbaşıya) Ya çana giriş sırası?
YÜZBAŞI — Sırası gelince sorarsın!
TEĞMEN — Yine mi ümitsizlik? Dalgıç inebildiği halde yine mi ümitsizlik?
YÜZBAŞI — Sadece ümit... Hayat, ümit demek...
TEĞMEN — Korkuyorum! Ümit etmekten korkuyorum!
YÜZBAŞI — Yanıma gel, Teğmen!
(Teğmen ilerler. Yüzbaşının karşısında durur.)
YÜZBAŞI — (Gülümseyerek, Teğmene...) Senin ne zaman düzelecek sinirlerin? Hani ya vaadin?
TEĞMEN — Allah, imtihan üstüne imtihan çıkarıyor karşıma... Dayanamıyorum!
YÜZBAŞI — Ah, dayanabilsek Teğmenim, dayanabilsek!...
TEĞMEN — Sizin dayanamayacağınız ne olabilir ki?...
YÜZBAŞI — Benim mi? Ben senin bu halini görmeye bile dayanamıyorum!
(Yüzbaşı bir adım atar. Halinde derin bir rikkat)
YÜZBAŞI — Balo gecesini hatırlıyor musun? O ılık, tatlı geceyi?..
(Işıklar kararırken çok uzaklarda ağır bir vals sesi... Teğmen ağlar, Yüzbaşı okşar.)