22 kısa hikâyeden oluşan kitaba, "Mahalle Kahvesi"nden giriş yapıyoruz. Mahalle Kahvesi'nin en akılda kalıcı yanı Sait Faik'in gözlemciliğini zirveye çıkarmasıdır. Ayrıca Sait Faik bunu, kahvede en azından bir saat bile bulunmuş herkesin fark edeceği üzere oldukça gerçekçi şekilde aktarmıştır. Bu hikayeyi okurken benim aklıma, okuldan kaçıp veya haftasonu dersaneye diyerek gittiğimiz kahve geldi. Hatta haftaiçi bir gün kahvenin bahçesinde bizim okuldan olmayan bir masa vardı sadece. Neyse, o kahvenin müdavimi ön dişleri dökülmüş, geri kalanı da sigara içmekten sararmış, başının ortasındaki saçlar yine dökülmüş, yanakları içe göçük zayıf, kuru bir abi vardı. Lakabı Müdür'dü, ve kimse de adını bilmezdi. Hiç sıkılmadan yancılık yapar, masa üç kişiye düştüğü zaman ise hemen dördüncü olarak oyuna dahil olur. Müdür gibi varlığı kimsenin umrunda olmayan, yokluğu ise eksiklik hissettiren insanlar kesin bulunur her kahvede.
Bu kitapta Sait Faik'in hikayelerinde bizim Müdür gibi insanlar, insanların her gün yadsıdığı veya üzerine hiç düşünmediği olaylar, yoksulluk, hüzün, yaşama sevincinin nasıl ve nerede bulunabileceği gibi konular işlenir. Birçok hikayenin başları okunduğu vakit Sait Faik hakkında karamsar bir insan yorumu yapılabilir; lakin hikayeleri nasıl sonlandırdığına bakılırsa bunun tam tersinin geçerli olduğunu fark edeceksiniz. Örneğin; "Hallaç" ve "İzmir'e" hikayeleri. Hallaç hikayesinde anlatıcı hüzünlü bir şekilde dolaşmaktadır. İnsanları gözlemler ve onlarda da hüzünden başka bir şey yoktur; ta ki üstü başı bakımsız yetmişlerinde bir dedeyi görene dek. Yastık yapma gibi işler yaptığı için üzerine bir hallaç kondurmuş, bundan dolayı hikayeye de bu isim verilmiş. Anlatıcı, hallaç babanın bu yaşına rağmen yürüyüşündeki dinçliği ve hayata bağlılığını görünce, sanki o