eskiden iki arkadaş çerçilik yaparak birlikte köy köy, kasaba kasaba gezip dolaşır, ellerindeki malı satar, aldıkları parayı paylaşırlarmış.
günün birinde uzakça bir kasabaya gitmek için birlikte yola çıkmışlar. yolda yürürlerken hava bozmaya başlamış. bir süre sonra gümbür gümbür gök gürüldemiş, kara kara bulutlar gökyüzünü kaplamış. belli ki çok fena yağmur bastıracakmış. o sırada bir köylüye rastlamışlar
“kardeş, bu yakınlarda ıslanmadan ulaşabileceğimiz bir köy var mı?” diye sormuş delikanlılardan biri.
“yol üzerinde değil ama şu sapa yoldan çıkarsanız biraz ileride birkaç hane var. ama bence yolunuzu değiştirmeye gerek yok. baksanıza kargalar nasıl yüksekten uçuyor. yağmur yağacak olsa onlar önceden sezer yuvalarına çekilirlerdi.”
çerçiler kafalarını kaldırmışlar, göğe bakmışlar. gerçekten de yükseklerde kargalar uçuyormuş.
köylünün söyledikleri akıllarına yatmış. “zaten buranın adamı. bir bildiği vardır da böyle demiştir” diyerek yollarını değiştirmeden yürümeye devam etmişler.
çok geçmeden hava büsbütün kararmış. rüzgâr neredeyse çerçileri uçuracakmış. derken arkasından da bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlamasın mı? az sonra da yağmur, ceviz kadar doluya dönmesin mi?
zavallı çerçiler donlarına kadar ıslanmakla kalmayıp bir de kafalarına taş gibi doluları yemişler. saya söve yola devam etmeye çalışırken, dar bir boğaz görmüşler, rüzgârdan korunmak için oraya sığınalım demişler.
şans bu ya, bizimkiler boğazda fırtınanın dinmesini beklerken ilerideki köyün bütün pisliği, çamuru sel suyuna kapılmış, boğazın içini doldurmuş. çerçiler bir anda çamur içinde kalmışlar. boğazdan dışarı çıkıp, canlarını zor kurtarmışlar.
“ah, kafama tüküreyim!” demiş çerçilerden biri, “biz ne diye karganın keyfine göre iş yaptık ki? kılavuzu karga olanın, burnu çamurdan çıkmaz