KUANTUM ve TASAVVUF...
Bediüzzaman Said Nursî'in eseri Nur'un İlk Kapısı'ndan: "Her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemâl ve kemâlini görüp göstermek istemesi sırrınca, o sultan dahi istedi ki: Bir meşher açsın. Enzâr-ı nâsta saltanatının haşmetini, servetinin şâşaasını, san'atının harikalarını, mârifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta kendi cemâl ve kemâl-i mânevîsini iki vecihle müşahede etsin: Biri, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla baksın. Diğeri, başkalarının nazarlarıyla baksın." Bizden birisi söylese itibarı olmaz. Zîra müslümanın kanı acıdır. Ama Michio Kaku Einstein'dan Ötesi'nde diyor ki: "Bilim insanlarının küçük bir azınlığı, aralarında Nobel ödülü sahibi Eugene Wigner da vardır, ölçümün bir tür şuur imâ ettiği görüşünü savunmaktaydı. Onlara göre ölçümü yalnızca şuurlu bir kişi veya varlık yapabilirdi. Dolayısıyla, maddenin tümünün varlığı (kuantum mekaniği uyarınca) ölçmeye, kâinatın varlığı da şuura dayalıdır. Bunun insan şuuru olması şart değildir. Kâinatın başka herhangi bir yerindeki akıllı yaşam ve hattâ bazılarının öne sürdüğü gibi tanrı da olabilir." Maşaallah diyelim o vakit biz de bu nasipli azınlığa. Zîra, yolu uzatmak kabilinden de olsa, Allah'ın Vacibü'l-Vücûdluğuna yaklaşmışlar. "Olmazsa olmazlığını" kenarından-köşesinden kavramışlar. Kuantum fiziğinin varlık için şart koştuğu ölçen-ölçülen, gözlemci-gözlenen bağından ta buralara kadar varmışlar. Yahut Bediüzzaman gibi söyleyelim arkadaşım: "Âferin maarifin himmet-i feyyâzânesine ve fünunun himmet-i merdânesine..." Buradan şuraya geçeceğim: Geçenlerde halasının kristali sayesinde yeğenime bir ışık gösterisi yaptık. Pencerenin önüne tutup bütün odayı renkli parıltılarla kapladık. Onları izlerken ben de şunu farkettim: **Parıltılardan bazıları, tıpkı bir güneşin etrafında dönen gezegenler gibi, yörünge çiziyor. Kristalin
Kuantum Fiziği ve Mistisizm
Gitmek...
Gitmek… sandığın gibi bir kurtuluş değil; sadece aynayı sırtlayıp başka bir odaya geçmektir, kendinden kaçtığını sanırken, en ağır yükün yine sen olduğunu yüzüne çarpar. Şahin Ç.
Alıntı
Reklam
Ama eğer Oğuz’un elinden, dilinden dinleseydiniz benliğimi; “O çok kırılgandır, soğukkanlı, yıkılmaz belki ulaşılamaz gözükür ama, her şey geçer onun ruhundan.. ruhunun treni her durakta durur.” Derdi, bazen es geçmeye çalışıyorum, rüzgara takılıyorum, susup kalıyorum boğazımda hoş bir yumruyla. İnsanlar çok incitti beni, istemeden, hiçbir şey yapmadan. Bu yüzden doğumdan öncesine, ölümden sonrasına dek yarattım kendimi, benim tek ailem Oğuz Atay’dı. Böyle bir ruh dünyaya bırakılır mı diye sormak lâzım Tanrı’ya Benden olsa olsa mitolojiye mit olur, sanata tablo, müziğe şiir, ama asla insan olmazdı. Ne bu acıyı çekmeye, ne de çabalamaya gerek yok. Kendi yüreğimle sanat olmaktansa, Tanrı yapımı olmayı tercih ederdim, çünkü yazdıkça boğazım düğümleniyor, ve şiirlerim açamıyor kördüğümleri, Kelimeler birbirini tekrar ediyor aynı anlam içinde, bazen açılıyorum, bazen daha sıkı dolaşıyorum ve kenetleniyorum, hiçbir insanı almıyor içim; hatta almak ne kelime.. kendimi olduğunca soyutluyorum ve kapatıyorum. Ben buzdolabı gibi soğukkanlı değilim, sadece sizden biri değilim; bunu kabul etmem acı vericiydi, artık alıştım. “Yalnızlıkta lüks gibi geliyor ya.. Son nokta bu olsa gerek. Tek isteğim, iz bırakarak uçup gitmek. Bir başkası zekâ der buna, aslında katliam.. çocuk olduğum bir dönemi veya çocukluktan kalma bir hissi hatırlamıyorum, çok öncesinde yaşadım.. öyle dünyaya gönderildim sanki; takdir edilen bir azap gibi bu. Dans etmek bile eğlence değil, tutku ve karmaşa benim için; tıpkı varoluş gibi. Kitap yazmaksa, ruhumun hiç bitmeyen sayfaları, müzikte öyle; sessizliğimin çığlığı. İnsanlığı ruhtan seviyorum, ama insanları değil. Ne zaman bu denli soğuduğumu bile hatırlamıyorum, ne zaman sanatçı olduğumu da.. tek bildiğim, doğumdan önce sahip olup özlem duyduğum Bir de
Edebiyat
Gitmek istedim Ve hatta hiç dönmemek Baktım elimden bir şey gelmiyor Uyunıverdim Üzerimde hala uzakların sersemliği Gitmeyi istemenin nedeni var mıydı Nedensiz gitmeler güzeldir hep Dönmek için neden bulamadan Ve bakmadan ardına Kelimelerim de gitse buralardan Yepyeni anlamlarda uzun cümleler kursam Ve bazen kısaca yazsam şöyle Gitmek ne güzel şeydir Diye Pınar Arslan
Bazen insan kalmakla gitmek arasında sıkışır. Ve işte o an anlar: Her kalış bir parça eksiltir, her gidiş biraz can yakar. Ben de o yerde durdum. Kendime baktım. Eski halime, kırıldığım anlara, sustuğum cümlelere. Ve fark ettim; bazı şeyler benimle yürümek istemiyor artık. Zorlamanın, tutmanın, “belki düzelir” demenin bir anlamı kalmamış. Bazen veda etmek gerek. Sadece insanlara değil, Kendine. Hayata bakışına. Geçmişte bırakamadığın o yüklerine. Ben geçmişime teşekkür ettim. Çünkü beni ben yapan her şey oradaydı. Ama artık orada kalırsam, kendimi kaybedeceğimi de biliyorum. Ve şehir. İnsanın ruhunu taşıyan o sokaklar. Gülüşlerimi bilen caddeler, gözyaşlarıma şahit olan geceler. Her köşesinde bir anım var. Ama bazen bir şehir, hatıralardan ibaret kalır; Ve insan, o hatıraların içinde nefes alamaz hale gelir. İşte bu yüzden gidiyorum. Kızgın değilim, kırgın da değilim. Sadece anladım. Büyümek biraz da vedadır.
“geçip gitmek gerek hatta ufukların kıvrılan noktalarından bile uzağa ve bazen bir harfin damarında, çadır kurmak gerek.”
1000Kitap
Reklam
Reklam