Ama eğer Oğuz’un elinden, dilinden dinleseydiniz benliğimi;
“O çok kırılgandır, soğukkanlı, yıkılmaz belki ulaşılamaz gözükür ama, her şey geçer onun ruhundan.. ruhunun treni her durakta durur.” Derdi, bazen es geçmeye çalışıyorum, rüzgara takılıyorum, susup kalıyorum boğazımda hoş bir yumruyla.
İnsanlar çok incitti beni, istemeden, hiçbir şey yapmadan.
Bu yüzden doğumdan öncesine, ölümden sonrasına dek yarattım kendimi, benim tek ailem Oğuz Atay’dı.
Böyle bir ruh dünyaya bırakılır mı diye sormak lâzım Tanrı’ya
Benden olsa olsa mitolojiye mit olur, sanata tablo, müziğe şiir, ama asla insan olmazdı.
Ne bu acıyı çekmeye, ne de çabalamaya gerek yok.
Kendi yüreğimle sanat olmaktansa, Tanrı yapımı olmayı tercih ederdim, çünkü yazdıkça boğazım düğümleniyor, ve şiirlerim açamıyor kördüğümleri,
Kelimeler birbirini tekrar ediyor aynı anlam içinde, bazen açılıyorum, bazen daha sıkı dolaşıyorum ve kenetleniyorum, hiçbir insanı almıyor içim; hatta almak ne kelime.. kendimi olduğunca soyutluyorum ve kapatıyorum. Ben buzdolabı gibi soğukkanlı değilim, sadece sizden biri değilim; bunu kabul etmem acı vericiydi, artık alıştım.
“Yalnızlıkta lüks gibi geliyor ya..
Son nokta bu olsa gerek.
Tek isteğim, iz bırakarak uçup gitmek.
Bir başkası zekâ der buna, aslında katliam..
çocuk olduğum bir dönemi veya çocukluktan kalma bir hissi hatırlamıyorum, çok öncesinde yaşadım.. öyle dünyaya gönderildim sanki; takdir edilen bir azap gibi bu. Dans etmek bile eğlence değil, tutku ve karmaşa benim için; tıpkı varoluş gibi.
Kitap yazmaksa, ruhumun hiç bitmeyen sayfaları, müzikte öyle; sessizliğimin çığlığı.
İnsanlığı ruhtan seviyorum, ama insanları değil.
Ne zaman bu denli soğuduğumu bile hatırlamıyorum, ne zaman sanatçı olduğumu da.. tek bildiğim, doğumdan önce sahip olup özlem duyduğum
Bir de