Esasen ölüm korkusu her türlü idrakten bağımsızdır; çünkü hayvan, ölümü bilmese de ölüm korkusuna sahiptir. Doğan her şey dünyaya ölüm korkusunu da zaten beraberinde getirir. Ancak bu ölüm korkusu a priori olarak, hepimizin sahip olduğu yaşamı istemenin sadece arka yüzüdür. Bu nedenle, nasıl her hayvanın kendini sürdürme kaygısı doğuştansa, aynı şekilde yok olma korkusu da doğuştandır. Hayvanın kendini ve dahası yavrularını tehlikeli olabilecek her şeyden korumaya çalıştığı kaygı dolu dikkatte açıkça görülen -sadece acıdan kaçınmak değil- budur. Hayvan niçin kaçar, titrer ve saklanmaya çalışır? Çünkü bu saf yaşamı is temedir, fakat bu haliyle hayvan, ölüme mahkûmdur ve zaman kazanmak ister. Insan da tam olarak doga gereği böyledir. Kötü lüklerin en büyüğu, fenalıkların her yerde bizi tehdit edebilecek en beteri ölümdür; en büyük korku ölüm korkusudur. Bizi kary konulmaz şekilde en canlı sempatiye, başka birinin hayatının teh likede olması kadar hiçbir şey çekemez; hiçbir şey bir idamdan daha dehşet verici olamaz. Lakin burada ortaya çıkan, yaşama st-nırsız bağlılık, idrak ve tefekkürden kaynaklanıyor olamaz, daha ziyade bu bağlılık tefekkür için oldukça çılgınca görünür, zira yaşamın nesnel değeri çok düşük durmaktadır ve en azından var olmama durumuna tercih edilip edilmeyeceği şüphelidir, hatta eğer tecrübe ve tefekkür söz sahibi olursa, var olmama kesinlikle kazanmalıdır. Mezarların kapısı çalınıp ölmüş olanlara tekrar dirilmek isteyip istemedikleri sorulsa, başlarını hayır anlamında sallarlar. Platon'un Savunma'sında Sokrates de bu fikirdeydi; hatta o neşeli ve sevimli Voltaire bile "on aime la vie; mais le néant ne laisse pas d'avoir du bont demekten kendini alamaz ve yine "je ne sais pas ce que c'est que la vie éternelle, mais celleci est une mauvaise