Biz, hemen hemen tamamen bir öncekine benzeyen başka bir dünyaya; nereden geldiğimizi büsbütün unutarak, nereye gittiğimizi hiç önemsemeden, yalnızca içinde bulunduğumuz anı yaşayarak geldik. Hayatta karın doyurmaktan, dövüşmekten ve sürüde güçlü olmaktan daha fazla şeyin olduğunu öğrenmek için kaç dünyadan geçtiğimizi biliyor musun?
Şu bir gerçek ki her insan diğerleri için derin bir sır ve gizemdir. Gece vakti büyük bir şehre girdiğimizde, birbirinin üzerine kümelenmiş evlerdeki her insan kendi sırrıyla kapatır evinin kapısını. Ve her bir odadaki insan sırlarını da hapseder odasına. Oradaki yüzlerce, binlerce göğüste atan yüreklerden her biri en yakınındaki kalp için bile bir sırdır. Korkunç şeyler, belki ölüm bile, tek başına böyledir. Arkadaşım öldü, komşum öldü, ruhumun sevgilisi öldü; bu, amansız bir birlikteliktir ve hayatımın sonuna kadar içimde yaşatacağım sırrın sürüp gitmesidir.
Zamanların en iyisiydi hem de en kötüsü. Akıl çağıydı hem de budalalık çağı. İnanç çağıydı aynı zamanda, hem de inkâr çağı. Bir taraftan aydınlık, bir taraftan da karanlık bir mevsim yaşanıyordu. Umudun baharıydı, yeisin kışı. Her şeyimiz vardı ama hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğruca cennete gidiyorduk, hem de cehenneme. Kısaca o çağ bu devre öyle benziyordu ki sesi en çok çıkan otoriteler iyisiyle kötüsüyle ikisinin mukayesesinin, sadece üstünlük bağlamında yapılmasında ısrar ediyorlardı.
Çünkü insan bir zaman tüketicisidir. Zaman insanı sınırlar. Ama çoğu insan şimdi yapamadığını ileride yapacağı sanısındadır, önündeki zamanı sınırsızmışçasına harcar. Aslında, insanın en büyük yanılgısı da budur.