Hayvanlar dünyayı değerlendiremezler; dünyanın içine gömülüdürler. Onların aksine insanlar, dünyanın içinden doğrularak yüzeye çıkar, dünyayı nesnelleştirir böylelikle onu anlayabilir, emek ve çabalarıyla dönüştürebilirler.
Küf kokusu yayılıyor etrafa,
Güle bölüyorum o vakit nefesimi.
Bir karanfil misali açıyor yüreğim,
Gülebiliyorum o vakit derin ve sessiz bir gece gibi.
Uzaklardan bir türkü sesi dolduruyor kulaklarımı,
İşte o vakit gece koynunda gizliyor kırgın dizelerini,
Yalnızlığın penceresinden göğe bakan, bir çift gözün yaşları dökülüyor tenime.
Anlıyorum ki yaşamak bir mis kokulu bir gülün dikeni gibi,
Limansız bir geminin son çığlıklarını duyuyorum,
Ayrımına varıyorum yaşatmanın, bir damla kana bulanıyorum.
Kötülüğün yenik düşmüş hayali beliriyor, sözlerimin önünde.
Tutuluyorum bir ay gibi,
Çünkü biliyorum ezelden,
Yaşarken bize kötülüğün yenilgisi hiç öğretilmedi.
Utanıyorum ve topluyorum kalbimde ne varsa,
Yıldızları da alıyorum gökten cebime dolduruyorum.
İyilik karşısında utancımı ancak böyle saklayabilirim,
Karanlığa gömerek evreni..
Çok uzaklardan gelen kırgın dal sesi,
Uçuşan yapraklar ve sonbahar..
Sesinde yağmuru duyumsuyorum,
Buğday taneleri kadar sevinç duyuyorum birden,
Yıldızları dizmeye başlıyorum yeniden.
Utancımı da kaldırıyorum, kızarmış yüzümden.
Sesin bir yağmur tanesi gibi düşüyor yüzüme,
Serinliyor yanaklarım..
Kötülüğün karşısında emin oluyorum kendimden,
Ve inanıyorum sonsuza dek,
Kötülük hep yenilecek..
Gümüş renginde şiirler takıyorum bileklerime,
Geceyi seyre de seyre de öğrendim, ışık insanın içinde yanmıyorsa yüzüne vurmuyor. Yine de boğucu sıcaklar da bir bardak su gibi güldüğüm olur... Yaşamak tek boyutlu bir eylem değil ki..
Bir yere gitmeden, gelecek birisini arıyordu herkes, koro halinde susuluyordu ve yalnızca yüksek sesle konuşanlara inanır olmuştu insanlar. İncelik yalnızlığa dönüşe dönüşe bitmişti. Şiddetin coğrafyasında elbette gökyüzü bir lükstü ve ancak yağmur yağınca anımsanıyordu.