Ne var ki gerçek hiç de öyle değildi. Asıl maceracılar, o doruklara çıkan yolları vaktiyle ilk kez keşfetmeye karar vermiş olanlardı. İçlerinden bazıları, yarı yola kadar bile tırmanamamış, uçurumlara düşmüşlerdi. Başkaları parmakları donduğundan, sakat kalmışlardı. Birçoğu da kaybolmuş, bir daha hiç bulunamamıştı.
Ama günün birinde içlerinden biri o doruklara tırmanmayı başarmıştı. Onun gözleri, bu manzarayı hayranlıkla izleyen ilk insanın gözleriydi. Yüreği sevinçle dolmuştu. Tehlikeleri göze almıştı ve şimdi -bu başarısıyla- öncekilerin başaramadığı bir şeyi başarmış ve böylelikle bu uğurda ölen herkesi onurlandırmış oluyordu.
Aşağıdakiler şöyle düşünmüş olabilir: "Yukarıda, manzaradan başka ilginç hiçbir şey yok. Bunca çapa niye?" Ne var ki o ilk dağcı, ilginç olan şeyi içinde hissediyordu: doğaya kafa tutmak ve ilerlemek. Yeni doğan günün önceki günlere benzemediğini ve her günün sabahının kendine özgü mucizeyi, kocamış dünyaların yıkılıp gittiği, yeni yıldızların doğduğu o büyülü ânı içinde barındırdığını bilmek.
Bu dağların doruğuna ilk kez tırmanan kişi, aşağıya, bacaları tüten o küçücük evlere bakarken, kendi kendine aynı soruyu sormuş olmalıydı: "Oradaki insanlar için, yeni doğan her gün önceki günden farksız. Bunca çaba niye?"