Gökçe

"...Throreau bir mektubunda, kendiniz için yaptığınız hergangi bir eylemi tartabilmek için şu soruyu sormanızı tembihler: 'Bunu benim yerime başkası da yapabilir mi?' Cevabınız evetse, o fikri bırakın, tabii hayati önem taşımıyorsa. Derinlemesine yaşamak, işte bunu bizim yerimize kimse yapamaz..."
Kolektif Kitap·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
" Ben unutmam ama, Tante Rosa'nın öldüğünü bir ben unutmam. Onu o dehlizden ben soktum çünkü. O Rosa ki her dehlize sokulabilir. O Rosa ki istenirse yaşar ve ölür. O Rosa ki şu şartlarda da bu şartlarda da yaşar. Rosa ki acıklı da gülünç de olabilir. O Rosa ki ne bir nokta ne bir virgüldür. O Rosa ki başkası tarafından verilmiş bir ad, başkası tarafından çektirilmiş acılardır. O Rosa ki beceriksizliklerde ısrardır. O Rosa ki kimseye bir şey öğretemeyip, kimseden bir şey öğrenemeyendir. O Rosa ki düşünde kendi cenazesine gelenleri görüp de kendi ölümüne ağlar. Onlar ki hep kendi ölümlerine ağlarlar, kendi yalnızlıklarına, kendi kadersizliklerine ağlarlar. İşte bütün onları, o Rosa ile birlikte öldürdüm. Noktayı koyup düğümü çözmek için. Ama sonra düşünden terlerle uyandı Rosa ve, 'Oh!' dedi."
Sayfa 79 - Bilgi Yayınevi·Kitabı okudu
" Dışarısı ne kadar büyükmüş! Dışarısının gökyüzü de kocaman. Annemi üç tane ağabey götürdü hastaneye. Tüfekleri var hepsinin. Annem kaçarsa annemi vururlarmış. Ama annem kaçmadı. Ağabeylerden biri hastanenin bahçesinde dolaştırdı beni. Sonra ne gördüm bil bakalım! Bir üçurtma! İlk kez senle birlikte görmüştüm geçen yıl. Ben ne olduğunu bilememiştim de sen demiştin uçurtma diye. Kocamandı senle gördüğümüz. Bizim göğümüzdeydi hem. Bu seferki o kadar büyük değildi. Ama maviydi onun gibi. Ağabeye dedim ki: 'Bak uçrutma kaçmış!' 'Hani bakayım! Nereden kaçmış?' 'Bizim göğümüzden kaçmış. Ama sakın onu vurma!' Ağabeyin gözleri doldu ben böyle deyince. Bana simit aldı. Babam gibi. Ağabey uçurtmayı vurmadı. Belki annemi de vurmazdı. O uçurtma nasıl kaçmış İnci?"
Sayfa 82 - Can Yayınları·Kitabı okudu
" Güneş parlıyor. Yürüyüş için güzel bir gün. Simo balık tutuyor. Yağmur yağıyor. Gül çok güzel. Ninem örgü örüyor. Yıl on iki ay, ay otuz gün, gün yirmi dört saatten oluşur. Kedi mırlıyor. Ben oturuyorum. Sonbahar geliyor. Kış geldi. Yağmur yağıyor. İlkbaharda ağaçlar yeşil olur. Yaz geldi. Keşke her şey ilkokul kitabındaki gibi basit olsa."
Sayfa 138 - Metis Yayıncılık·Kitabı okudu
Felsefe
Ne var ki gerçek hiç de öyle değildi. Asıl maceracılar, o doruklara çıkan yolları vaktiyle ilk kez keşfetmeye karar vermiş olanlardı. İçlerinden bazıları, yarı yola kadar bile tırmanamamış, uçurumlara düşmüşlerdi. Başkaları parmakları donduğundan, sakat kalmışlardı. Birçoğu da kaybolmuş, bir daha hiç bulunamamıştı. Ama günün birinde içlerinden biri o doruklara tırmanmayı başarmıştı. Onun gözleri, bu manzarayı hayranlıkla izleyen ilk insanın gözleriydi. Yüreği sevinçle dolmuştu. Tehlikeleri göze almıştı ve şimdi -bu başarısıyla- öncekilerin başaramadığı bir şeyi başarmış ve böylelikle bu uğurda ölen herkesi onurlandırmış oluyordu. Aşağıdakiler şöyle düşünmüş olabilir: "Yukarıda, manzaradan başka ilginç hiçbir şey yok. Bunca çapa niye?" Ne var ki o ilk dağcı, ilginç olan şeyi içinde hissediyordu: doğaya kafa tutmak ve ilerlemek. Yeni doğan günün önceki günlere benzemediğini ve her günün sabahının kendine özgü mucizeyi, kocamış dünyaların yıkılıp gittiği, yeni yıldızların doğduğu o büyülü ânı içinde barındırdığını bilmek. Bu dağların doruğuna ilk kez tırmanan kişi, aşağıya, bacaları tüten o küçücük evlere bakarken, kendi kendine aynı soruyu sormuş olmalıydı: "Oradaki insanlar için, yeni doğan her gün önceki günden farksız. Bunca çaba niye?"
Sayfa 313 - Can Yayınları·Kitabı okudu