Üç İstanbul benim için; başları heyecanlı, ortası hayal kırıklığı derken, sonu müthiş biten ve iyi ki okudum dediğim bir kitap oldu. Olayların süreci Abdulhamid'in düştüğü yıl olan 1908'den bir kaç yıl öncesinden başlıyor ve Milli mücadele kahramanlarının - kitaptaki nâmıyla "Ankara'nın" - İstanbul hükümeti ve işgalci devletlere üstünlük sağlamaya ramak kaldığı 1920-1921 tarihlerinde sona eriyor.
Kitabın konusu ise bu tarihlerde yaşayan entelektüllerin eleştirisinden ibaret. Yazar bizi onların şaaşalı dünyasına öyle bir sokuyor ki ne Balkan kıyımı ve büyük toprak kayıplarını, ne dünya savaşındaki acıları, ne de milli mücadelenin heyecanını hissediyorsunuz. Tıpkı romandaki aydın geçinen karakterlerin hissetmediği gibi...
Mithat Cemal'in bu eserde dikkatimi çeken iki sanatı vardı. Biri betimleme... Ama çağdaşı olan yazarların yaptığı gibi kuru ve gereksiz bir betimleme değil. Mesela yalıların, konakların ve içindeki mobilyaların... hatta güzelliği ve eğitimi nisbetince rütbeyi artırdığı düşünülen kadınların betimlemeleri öyle güzel ve sanki ülkenin asıl meselesi bunlarmış gibi ince ince işlenmiş ki gerçekten kilometrelerce ötede memleket mezbahaya mı dönmüş, halk ekmek yapacak un mu bulamıyor aklınıza bile gelmez. Betimleme konusunda zirveyi yakaladığını düşündüğüm yer ise meşhur Mermer Yalı'da büyüyen, atadan aristokrat, Paşa kızı Belkıs'ın düşüşü... Bu sahnede, rezaletin ve sefaletin tasviri konusunda allame-i cihan olan İhsan Oktay Anar kadar olamasa da en azından bir Charles Dickens tadı alıyorsunuz.
İkinci sanatı ise ruh çözümlemesi... Bu konuda en çok hayran olduğum kısım, ittihatçıların dönemi kapanıp da Adnan davasız kaldığı zaman bir ikileme düşüyor: bir yanda pek gönül vermediği, Damat Ferit'in başını çektiği Hürriyet ve İtilaf tayfası... diğer yanda daha sıcak baktığı, milli mücadeleye inanan Ankara tayfası... Adnan meteliksiz olduğundan Hürriyetçi olan eski bir tanıdığın evinde kalmaya razı oluyor. Neyseki bunu diliyle ikrar etmeden hemen önce Prens Hasan'dan yalılarında kalması teklifi geliyor. Adnan yalıda iştahla milli mücadele edeyatı yaparken yalı sahipleri de Adnan'ın Ankara'dan vekillik teklifi almasını bekliyor. Adnan da bekliyor... Fakat Adnan milli mücadeleye çağrılmadan gitmeyi kibrine dokundurduğu için içten içe Ankaradakilerin başarısız olmalarını istiyor. KENDİSİNİN İÇİNDE OLMADIĞI BİR GRUBUN MEMELEKETİ KURTARMASI GURURUNA DOKUNUYOR. Müthiş! Mithat Cemal bu duygu durumunu o kadar iyi tahlil ediyor ki Adnan'ın bu haysiyetsizliğini, aslanın ceylana saldırması kadar doğal karşılıyorsunuz. Üstelik Adnan'ın hâli, dişi aslan için çakalın aslana saldırması kadar absürdken...
Gelelim romanın ortalarında uğradığım hayal kırıklığına. Adnan'ın kadın düşkünlüğü... 675 sayfalık kitabın büyük bir kısmını iffetsiz kadınlar, kocalarını aldatanlar, karılarını aldatanlar oluşturuyor. O kadar uzun ve sebepsiz geldi ki bu kısım; bir ara acaba dedim, bu kadınların her biri bir ideali mi temsil ediyor? Adnan'ın (ve onun gibi aydın geçinenlerin) bir fikir sahibi olmasını; yılların eğitimi, birikimi ve bunların özgür ve özgün bir aklın süzgecinden geçirilmiş, damıtılmış düşünceler değil de, tamamen şehevi ve isterik olduğunu alegorik biçimde mi anlatmak istemiş(?) Fakat o kadınların, en aşağılık ideaların bile temsiliyetine layık olmadıklarını düşündüm. Yani alalâde kadınlar... İnce ince işlenmiş karakterler olsaydı harika bir alegori çıkabilirdi ortaya.
Kitabın sonu... Yazar olmak isteyenlere ders olarak okutturulacak mahiyette. Kırk küsür karakterin olduğu bir roman... Bitmesine 15 sayfa kala eyvah dedim, Türk dizileri gibi devamlılık hatası olacak! Ancak yazar son sahneyi öyle güzel tiyatral bir şekilde toparlıyor ki hayran olmamak elde değil! Sanki biraz da Allah'a değil "tesadüf"e inanan Adnan'ın encamına saygı gösterir gibi...
...
Bir tavsiye: Bu kitaptan etkilenmemde çok büyük payı olduğunu düşündüğüm, iki yıl önce okuduğum Halide Edib Adıvar'ın otobiyografik eserleri Mor Salkımlı Ev ve Ateşten Gömlek'i okumanızı tavsiye ederim. Kurgu dışı bu iki kitabı okuduğunuzda Üç İstanbul'da nelerin kurgu olup olmadığını daha sağlıklı analiz edebilirsiniz.
Okumayacaklar için özetlemek gerekirse; (Üç İstanbul ile bağdaştırdığım kısımları söylüyorum)
-Halide Edip'in babası, Abdulhamid döneminde sarayda çalışan fakat Hürriyetçiler gibi düşünen biri.
-Babaannesi ise çok dindar ve küçük Halide'nin dini eğitim almasını isteyen biri.
-H. Edip, Mor Salkımlı konaklarında çok yönlü özel dersler alır. Matematik, piyano, din dersleri gibi...
-Üç İstanbul'da da adı geçen, kendisinden 20 yaş büyük olan matematik hocası Salih Zeki ile evlenir.
-Amerikan Koleji'nden mezundur ve bir dönem Amerikan mandacılığını savunur. Hem de mükemmel hitabet yeteneği ve edebi üslubuyla müthiş bir şekilde savunur. (Atatürk bu mandacılık tezine Nutuk'unda yer verir.)
-Sonra mandacılık görüşünden istifa eder bu sefer de Türkçü olur. Hatta Üç İstanbul'da değinilen "Şişli evleri'nde" o lüks malikanelerde "memleketi kurtarma" toplantılarına katılır.
-Bir dönem İttihatçı olur, Ermeni tehcirini tasvip etmez ve onlardan da ayrılır (değiştirdiği fikirlerdeki sıralamayı unutmuş olabilirim.)
-Ve nihayet bütün bu ideoloji karmaşasından sıyrılıp milli mücadeleye katılır. Mandacılığı savunurken kullandığı yeteneklerini bu sefer halkı kurtuluş mücadelesine teşvik etmekte kullanır. Ama bu sefer paşa yalılarında, aydın sofralarında, muhaliflerin mahfillerde değil; sahada, meydanlarda, halkın önünde...
-Konaklarda büyüyen Halide Edip asıl sınavını milli mücadelenin "fiilî" kısmında, yani İstiklal Savaşı'nda verir: Hilâl Ahmer'e katılır; yaralı askerlerin hemşireliğini, hasta bakıcılığını yapar.
-Hayatının bu kısmından sonrası otobiyografisinde yer almaz. Ancak biz biliyoruz ki H. Edip, cumhuriyetin kuruluşundan kısa bir süre sonra Mustafa Kemal Atatürk'le fikirsel çatışmaya girer. Ve Rauf Orbay'ın, Kazım Karabekir'in, Ali Fuat Cebesoy'un, Refet Bele'nin, eşi Abdülhak Adnan Adıvar'ın Atatürk'e cephe aldığı tarafta, yani Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nda yer alır.
-Bitmedi daha, Halide Edip' in ömrü vefa eder de bu sefer Menderes'in Demokrat Partisi'nden milletvekili olur. Bütün bunların hepsi 80 yıllık bir ömürde gerçekleşir.
Çok ilginç bir nokta daha... Günümüzde birçoğumuz için hayat gayesi olan akdemisyenlik, Halide Edip için sadece ömrünün son zamanlarında yaptığı emeklilik meşgalesinin adıdır.
Çok uzattım biliyorum ama kırk küsür kurgu karakterle anlatılan Üç İstanbul'dansa, dört İstanbul'u yaşamış gerçek bir kadının hikayesinin daha etkileyici ve kayda değer olduğunu bundan daha kısa bir şekilde anlatamazdım.