Gönderi

10/10
·143 syf.·
Beğendi
·
2021 61. kitabı
"Bir kitap her şeyi altüst etmelidir. Okuru, okumadan evvelki halinde bırakan bir kitap, başarısız bir kitaptır." -Cioran- Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, okuru altüst eden kitaplardan birisi. Okuru, okumadan evvelki halinde bırakmayan, kitap bittiğinde okuyana cevaplar yerine sorular bırakan başarılı bir kitap. Kitap, sevgi ve şiddetin kaynağı başlığı altında; şiddet ve türleri, ölüm ve yaşam sevgisi, narsisizm, kandaş ile cinsel ilişki bağlılıkları gibi alt bölümlerden oluşuyor. Kitabın büyük bölümünü şiddetin kaynağı ve narsisizm oluşturuyor. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik, kendisinin farkına varmasıdır. İnsan, hayvanlardan farklı olarak kendisini, geçmişini ve bir sonu olduğunu bilmektedir. Sonunda öleceğini bilerek yaşayan tek canlı insandır. Bir balık ya da leylek ölümün ne olduğunun farkında değildir mesela. İşte bu farkında olma durumu; insanı dünyadan kopuk, ölümden korkarak yaşayan bir yabancıya dönüştürmüştür. Freud da, kişideki saldırganlığın, şiddet eğiliminin sebebi olarak ölüm içgüdüsünü kabul etmekte, kişinin bilinçaltındaki ölüm içgüdüsü yüzünden kendilerini ve başkalarını incitme arzusu gösterdiğini söylemiştir. Peki şiddetin kaynağı nedir? Acaba insanın içinde Freud'un dediği gibi doğuştan gelen bir şiddet eğilimi, bir öldürme arzusu var mı? İnsan kurt olarak mı, yoksa kuzu olarak mı doğar? Doğuştan iyi doğup sonradan mı kötü olur? Ya da özünde kötü doğup sonradan mı iyileşir? İlk bölümden itibaren Fromm, okura bu soruları sorduruyor. Yani kesin cevap verdiği bir soru yok. Her bölüm başında konularla ilgi Freud'un görüşlerine yer verip ardından Marx'tan, kutsal dinlerden ve uzakdoğu öğretilerinden aynı veya farklı görüşlere değiniyor. Bölüm sonlarında ise bu görüşleri kendi görüşleri ile harmanlıyor. Fromm'a göre insan hem kuzu hem kurt. Freud'a göre insan, kuzu kılığına girmiş bir kurt, ki ben de Freud'dan yanayım. İncil'e göre kurt ama kuzu olmaya çalışmalı. Hinduizm, Budizm gibi öğretilere göre ise, insan kendisindeki kötülüğü bulmak için, kendisine yönelmeli. Dünyevi zevklerden uzaklaşmalı, nirvanaya ulaşmalı. Yani bazı görüşlere göre, her bebek yeni bir insan olarak doğar ve her şey sıfırdan kendisine yüklenir. Yaşadığı çevre, aile, kültür gibi etkenler ile kişi zamanla iyi veya kötüyü kendisi seçer. Başka bir görüş ise, her bebek atalarından kalma içgüdüleri ile doğar ve zaman içinde eğilimlerini değiştirebilir. Fromm'un değindiği bir başka konu ise şiddet çeşitleriydi. İlk insanlar yaşamlarını sürdürmek, karınlarını doyurmak ve kendilerini korumak için şiddet uyguluyor ve canlı öldürüyordu. Fromm buna "tepkisel şiddet" adını veriyor ve tepkisel şiddetin, şiddet türleri içinde en masumu olduğunu dile getiriyor. Yani tepkisel şiddet için nefsi müdafaa da diyebiliriz. Hayvanlardaki şiddet türü de tepkisel şiddettir. Bir hayvan yaşamını sürdürmek, karnını doyurmak ve tehlikelerden korunmak için şiddet uygular. Hiçbir hayvan zevk için bir canlı öldürmez. Mesela vahşi hayvanlar çevrelerindeki her canlıyı potansiyel bir tehlike gördüğü için saldırır ve bu da tepkisel bir şiddettir. O yüzden Fromm, hayvanların kötülük bilmediğini söylüyor. Buradan yola çıkarsak ilk insanlar da kötülük bilmiyordu. Onlar da yaşamını sürdürebilmek için şiddet uyguluyordu. Burada sorulması gereken soru ise, şu an doğan insanlar, hayvanlar gibi içgüdüsel olarak şiddet eğilimlerini devam ettiriyor mu? Fromm bu konu ile ilgili Hitler örneğini veriyor. Hitlerin milyonlarca Yahudi'nin ölümünün birinci sorumlusu olduğunu ifade ediyor. Sahi Hitler kaç Yahudi öldürdü? Hitler bir tane bile Yahudi öldürmedi. Milyonlarca Yahudi'yi binlerce Alman öldürdü. Öldüremeyenler de alkış tuttu. Kimisi alkışla, kimisi susarak, kimisi de gözlerini kapatarak Yahudileri öldürdü. Hitler şiddetin kaynağı gibi görünse de bundan beslenenler Alman halkıydı. Willhem Reich'in Dinle Küçük Adam kitabı genel olarak bu konu üzerine yazılmış bir kitap. Aynı şekilde Irak'taki Müslümanları Bush ya da Obama mı öldürdü? Onları öldüren Amerikan askerleri ve buna hiç ses çıkarmayan dünya vatandaşlarıydı. Peki bu insanların içinden gelen bu öldürme dürtüsü atalarımızdan bize miras kalmış olabilir mi? Bu sorunun cevabı okurun düşünme gücüne kalmış. Düşünmek de son zamanlarda kafamı kurcalayan bir konu aslında. Gerçekten düşünüyor muyuz? Martin Heidegger'in Düşünmek Ne Demektir? kitabında insanların büyük çoğunluğunun düşünmediğini, düşündüklerini sandıklarının aslında aile ve çevreden öğrendikleri şeyler ve tekrarlar olduğunu söyler. Tekrar kitaba dönersek, insanlar uygarlaştıkça şiddetin türleri de değişti. İnsan zevki için şiddet uygular hale geldi. Tepkisel şiddet yıkım değil, bir tür korunmaydı ama günümüzde gösterilen şiddet ise yıkımdır. Fromm içimizdeki şiddetin ilk örneklerinin oyun ve eğlencelerde ortaya çıktığını söylüyor. Oyunlarda rakibi yenmek, üzmek bir şekilde kazanan kişiye haz veriyor. Karşımızdakinin mağlup olması bizi eğlendiriyor. Fromm bu yorumu, günümüzde oynanan oyunları görmeden yapmıştı üstelik. Şu an çocukların ve gençlerin oynadığı birçok bilgisayar oyunu şiddete ve öldürmeye dayalı. Oynayan kişi, oyunda olsa karşısındakini öldürmekten haz alıyor. Acaba bu haz atalarımızdan mı kaldı? Bence kaldı, sizce? Kitapta ayrıca ölümseverlik ve yaşamseverlik ile ilgili kısımlar da ilgi çekiciydi. Burada ölümseverlik ile ilgili verdiği bir örnek ise şaşırtıcıydı. Öldürme gücü ya da olanağı bulamayıp ölüm sevgilerini daha zararsız bir şekilde besleyen insanlara örnek olarak sürekli çocuğunun başarısızlıklarından bahseden, geleceği konusunda karamsar düşüncelerini dile getiren anneden bahseden Fromm, anne çocuğunun yaşam sevincini, büyümeye duyduğu inancı yavaş yavaş öldürür ve sonunda çocuğuna kendi ölüm severlik eğilimini aşılar, diyor. Ya da hiçbir suçu olmamasına rağmen ailesi tarafından sevilmeyen Kabil'in kardeşini kıskanıp öldürmesi de ölümseverliktir. Araştırmalar ailelerin ilk çocuklarındaki davranış değişikliği ve psikolojik bozukluklarının asıl sebebinin kardeş kıskançlığı olduğunu söylüyor. Eskiden olsa Kabil gibi öldürürdük ama şimdi öldüremiyoruz da farklı şekilde tepkiler ortaya koyuyoruz. Kitapta çokça bahsedilen bir konuda narsisizmdi. Fromm bu bölümde de sürekli Freud'un görüşlerine yer veriyor ve Freud haricinde psikanalizcilerin narsisizmden bahsetmediğini söylüyor. Narsisizm kelimesi adını ünlü Yunan Mitoloji kahramanı Narkissos'tan alır. Hikayeyi az çok herkes bilir. Yakışıklılığı dillere destan olan Narkissos kendisine aşık olan kimseyi beğenmez. Hatta derede kendi yansımasını görür ve kendi yüzüne hayran kalır. Oscar Wilde'in Dorian Gray'in Portresi de narsisizm üzerine yazılmış güzel bir romandır. Hatta narsisizm adını bir çiçeğe bile vermiş: Nergiz. Narsisizm, kısaca kişinin kendi bedensel ve zihinsel benliğine hayran olması anlamına gelir. Her insan kendini az çok beğenir. Hatta faydalı narsisizm de vardır. Yani azı karar, çoğu zarar durumu burada da karşımıza çıkıyor. Atalarımız "Kendini beğenmeyen çatlar" derken farkında olmadan, Freud'dan çok önce psikanalize giriş yapmışlar bile. Narsisizm ile ilgili birçok örnek vardı ama bana göre en can yakanı anne-bebek ilişkisinin anlatıldığı kısımdı. Bizler çocuklarımızı karşılıksız mı severiz? Yoksa onlar bizim bir parçamız olduğu için, onlarda kendimizi gördüğümüz için mi severiz? Bu narsisistik bir sevgi midir? Kitapta en çok ilgimi çeken kısım ise bireysel narsisizmden farklı olarak toplumsal narsisizm anlatıldığı bölümlerdi. Fromm'a göre toplumsal narsisizmi görmek, bireysel narsisizmi görmekten zordur. Şu alıntı aslında bölümün özetiydi: "Birisinin çıkıp da başkalarına şunları söylediğini düşünelim: "Ben (ve benim ailem) dünyanın en üstün insanlarıyız; bizden temiz, bizden zeki, bizden iyi, bizden dürüst insan yoktur, öteki insanların hepsi pis, aptal, ahlâksız ve sorumsuzdur." Pek çok kimse bu insanın kaba, dengesiz, giderek deli olduğunu düşünecektir. Oysa bağnaz bir konuşmacı, kitlenin karşısına çıkıp da "Ben" ve "benim ailem" yerine ulus (ya da ırk, din, siyasal parti vb.) koyarak bir konuşma yaparsa ülkesini, Tanrı'yı vb. seven bir insan olarak övülecek, değerli bulunacaktır. Öte yandan başka uluslardan ve başka dinlerden olanlar hor görüldükleri için böyle bir konuşmaya kızacaklardır. Yüceltilen topluluğun içinde her bireyin kişisel narsisizmi doğrulanacak, milyonlarca kişinin paylaştığı bu yargılar akla uygunmuş gibi görünecektir." ( Sayfa 81) "Savaşçı düşmanını ararken kendi benzerleriyle karşılaşır," diyor Arno Gruen İçimizdeki Yabancı kitabında. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere içimizde tanımadığımız bir ben var. Biraz ona yönelsek kendimizi ve dahası insanı daha iyi anlayabiliriz. Bozuk olduğumuzu bilirsek kendimizi düzeltmeye çalışırız. Peki iyi olmak için ne yapmalıyız? Kötü olduğumuzu kabullenmeliyiz. İnsan kendisini yargılayabilmeli ki başkalarını kolay yargılamasın. Önce kendi içine bakmalı ki dışarıyı anlayabilsin. Kendinin mükemmel olmadığını bilen insan başkalarının eksikliklerini de kabullenir. Böylece horgörünün yerini hoşgörü alabilir. Fromm mutlaka okunmalı.
Psikoloji
Sevginin ve Şiddetin KaynağıErich Fromm · Payel Yayınları · 19941,707 okunma
··
11bin Gösterim
9 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Merhabalar Mustafa Hocam. Öncelikle fazlasıyla ilgi gören konuları içeren bu güzel incelemeyi kaleme alarak düşüncelerinizi bizlerle paylaştığınız için teşekkür ederim. Müsaadenizle ben de incelemeye dair bir iki düşüncemi paylaşmak isterim. Her ne kadar Fromm, ölüm farkındalığının insanı yaşamdan kopuk bit yabancıya dönüştürdüğünü ileri sürse de bu farkındalığın aynı şekilde aksi yönde bir etki yaratabileceğini de ekleyerek bu savı genişletebiliriz bence. Nitekim çevremizde, dünyaya kazık çakacakmış gibi yaşayan pek çok insanın varlığına şahitlik ediyoruz. Aynı zamanda Freud da ölüm itkisinin (Thanatos) yanı sıra yaşam içgüdüsü (Eros) kavramını ortaya atarak ölüm farkındalığına sahip olan insanın buna mukabil yaşama, içgüdüsel bir biçimde tutunuşunu ifade ediyor. Özetle, insana ölüm hilgisinin bahşedilmiş olması onu bir yandan yabancılaştırırken òte yandan yaşama sıkı sıkı sarılmasını sağlıyor. Sağlıklı bir yaşam için aslolan, bu kopuş ve tutunuş arasındaki dengeyi kurabilmektir. Yazarin iki temel eğilimimizden biri olduğunu ileri sürdüğü ölümseverlik üzerine ortaya attığı görüşler ilgi çekici. Bilhassa ölümseverlik duygusunun -diğer pek çok şey gibi- çocuğa ebeveynlerinden miras kalması çarpıcı olmakla birlikte haklılık taşıyan bir tespit. İncelemenin bu kısmında Kabil için kullanılan 'hiçbir suçu olmadığı halde ailesi tarafından sevilmeyen' nitelemesinin de pek yerinde olmadığını ayrıca belirtmek isterim.. :) Kaleminize sağlık, bizlere kaliteli bir zihin egzersizi yaptırdınız :) Gizlerle dolu benlik keşfimize katkı sunan kitaplarda buluşmak üzere selam ve saygı ile..
Mustafa A.
Gönderi Sahibi
Siz yazacaksınız tabii ki.;)) İşin aslı bircok kişi kişisel gelişim okuyor. Bunun yerine psikoloji kitapları okusalar daha doğru olur diye düşünüyorum. Bunu da sizin gibi işin ehli olan okurların incelemeleri ile mümkün olacağını düşünüyorum.;) Tekrar teşekkür ederim.
Mustafa Hocam öncelikle Merhaba:) İlk insanların öldürme eyleminin nefsi müdafaa ile benzer tepkisel bir eylem olduğu düşüncesine yer vermişsin.Dinler Tarihi’ne bakarsak ilk öldürme hayatta kalma dürtüsü sonucu değil,düpedüz kıskançlık sebebiyle Kabil’in Habil’i öldürmesi olarak anlatılır.Acaba Tarih mi doğru söylüyor yoksa Dinler mi? İnsanın doğuştan iyi mi kötü mü olduğuna cidden kafa patlatmış biri olduğumu düşünüyorum.Kişisel tarihimde tecrübelerimin bana düşündürdüğünü kanaatimi desteklemek için en sona bıraktığımda bile öldürmeye kadar varan kötülüğün insanın içinde doğuştan var olduğunu düşünüyorum.Bunu en net olarak çıkarları ön planda mizaçtaki insanların sizi doğru düzgün tanımadıkları halde sizin iyiliğinizden önce size karşı kıskançlık duygularını hissettirecek negatif enerjilerini söze dökmeden ellerinde olmadan koku gibi içlerinden sızdırmaları davranışını göstermeleri .Şahsi hayatım dışında sosyal çevremdeki ilişkiler konulu tüm sohbetlerin ana fikrinin de her zaman bu olduğunu gözlemlemişimdir.İyi olmak geçmişten günümüze zamanlardan birinde popüler ve istemsizce insanların genelinin peşinden koştuğu moda bir şey olmadı hiçbir zaman.Tüm filmler de tüm iyi karakterler iyi olmayı seçtikleri andan itibaren ya da zaten toplumda Öteki diye adlandırılan konumdayken dışlanırlar ve iyilik adına tüm eylemler sonunda ciddi bedeller öder ve kahraman olurlar.Filmler insanlara ilham vermek için genelde yapılıyorsa ki bence öyle,İyi olmak gerçek hayatta kolay ve herkesin tercih edebileceği popüler bir şey olsaydı filmler hep iyi olmak ,iyi kalmak teması üzerine çekilmezdi.Farklı versiyonları ,az tercih edileni ve özgünün her alanını hikaye şeklinde hissettireceklerini görmek için izliyoruz filmleri.Sonuçta havamızı değiştirmek için izliyoruz filmleri.:) Hobbs’cuyum ben.”İnsan insanın kurdudur.” dediği düşüncesine sonuna kadar şüpheye mahal vermeden katılıyorum. Aklımda kalan bu konuyla ilgili nadir yaşanmışlıklardan biri şöyle idi; Bir öğretmen kadın arkadaş edinmiştim sosyal çevremden.Çok hanım,sakin mizaçlı,dindar,zenginliğini tüm ihtiyaç sahipleriyle ayırt etmeksizin paylaşan bir hanım.Bir düşüncesini soru olarak sormuştu ben de o zaman sanırım bilinçli bir şekilde kafa yormaya o zaman başlamıştım.Demişti ki; ‘ Tamam bir yaratıcı var Elhamdülillah müslümanım.Fakat gelmiş geçmiş o kadar çok insan var ki,Allah nasıl oluyor da bu insanların hepsini seviyor ve değer veriyor nasıl tek tek onlarla ilgileniyor düşünüyor ,çoğu insan bu değeri haketmiyor ki!’ Böyle dedi ben de o zaman hem düşüncesi üzerine düşünmeye başladım ama daha çok Allah’ın kendisinden başka diğer insanlarla ilgileniyor olmasını sorgulaması kısmına takıldım ve bu düşünceye hayatımda hiçbir zaman yer vermediğimi farkettim. Evet ben doğuştan iyi insanlar safındayım belli oluyordur heralde😂 Bu incelemede bir şeyi de daha iyi ayırmak gerekiyor.Doğuştan iyi olmak,doğuştan kötü olmak bir de sonradan kötüye ve iyiye evrilmek.Dört tür var aslında.Ve insan tuzla da kokmasın bir varlık değil ki.Hayat denilen şey karşısında evrilen, direnen ,halden hale geçen bir varlık.Toplumların ve Dünya’nın tarihinin gidişatını bu dengenin ya da dengesizliğim niteliği etkiliyor bence. Özetle:) doğuştan kötü mizaçlı insanlar bence var.Vazifesi kötü olmak:) Azrail de can alıyor ama melek:) Genelde incelemeler altına bana düşündürdüklerini yorum olarak yazıyorum ama bu incelemeye bir eleştiri getirmek istiyorum:) Mustafa hocam,sizin kaleminizden bu incelemenden daha ayrıntılı,örnekli,bol argümanlı,yorumlu,kapsamlı başka incelemelerini okumuştum.:)
Mustafa A.
Gönderi Sahibi
Umay hocam merhaba.;) "Dinler tarihine bakarsak ilk öldürme olayı kıskançlık yüzünden Habil-Kabil olayı" demişsin. Bence dinler tarihine bakmayalım. Dinler tarihi pekçok olay için de farklı şeyler söylüyor. Freud'un görüşünü, yaşanıp yaşanmadığı bile belli olmayan Habil olayı ile çürütmek bence doğru değil. İnsanın doğuştan iyi mi kötü mü olduğu ile yazdığınız kısmın başında "insanın doğuştan kötü olduğuna inanıyorum" yazmışsınız, paragrafın sonunda da " ben doğuştan iyi insanlar safındayım belli oluyor herhalde" ile bitirmişsiniz. İlk söylediğinize katılıyorum ama ikinci söylediğiniz ile ilk söylediğiniz uyuşmuyor. Hangisine inandığınızı anlayamadım. Son olarak da "doğuştan iyi, doğuştan kötü ve doğuştan iyiye/ kötüye evrilmek diye 4 tür var" yazmışsınız. Ben de incelemede bunun aynısını yazdım zaten. Hatta Freud'un, Marx'ın, Kutsal dinlerin ve Budizm'in bu konularda farklı düşündüklerini de ekledim. Aslında en ayrıntılı incelemem bu olmuştu ama psikanaliz gibi yorumlamaya dayalı bir disiplinde Freud, Adler, Jung gibi kişiler net bir şeyler söylemezken benim kapsamlı ve net bir şekilde yazabilmem doğru olmazdı. Zaten incelemede benim yorumum az,( sadece Freud'dan yanayım kısmı hariç) Fromm'un anlattıklarını aklımda kaldığı kadar buraya taşımaya çalıştım. İncelemenin karışık olduğunun farkındayım ki psikoloji konusunda yetkin değilim zaten.)) Zaman ayırıp okuduğun için teşekkür ederim.
Sabah beri oku oku aynamadım demek ki kitabı hiç anlamazmışım. "Biz kurt ve kuzu olarak ayrılıyor muyuz, hepimizin içinde öldürme arzusu mu var. Niye bunu sorguluyoruz. Kim kime şiddet uygulamış. Eror....
Mustafa A.
Gönderi Sahibi
İncelemede karışık.;)) Oku tabi psikoloji.
Çok güzel bir tahlil olmuş Mustafa Hocam, vaktinize bereket... Narsizm bir ruhsa, saldırganlık onun bedenidir... Ya da aralarında bir köle efendi bağıntısı kurulabilir. Kişinin var olma ihtiyacı en çok kendine karşı belirir.Yani suda ki görüntüye bakıp " Bu mudur, sen sevilecek adam mısın?" demek, o görüntüyü fena halde kızdırabilir. Sanılanın aksine kişinin kendisiyle ilgili yargısı, diğer herkesin düşüncesinden daha mühimdir. Mesela bir çocuğu alın kucağınıza kaykaydan birlikte kayın, bu onu mutlu edecektir ama tatmin etmeyecektir. Ne zaman ki kendi kendine kayıp, kendine "bunu sen yaptın, aferim" diyebilirse o zaman tamamdır onun için. Bir çocuğu dinlemezseniz, saldırganlık duygularını beslemiş olursunuz, deneme fırsatı vermezseniz, başarısızlığıyla kavga etmeye zorlarsınız onu. Bir çocuğun iyiye ve kötüye mesafesini en iyi ölçen eserlerden biri ,William Golding'in, Sineklerin Tanrısı'dır. Okumuş olanlar hatırlayacaktır. Aldığı ödüllerin çok eleştirildiği bir eser, aslında hem psikolojik bir çözümlemedir, hem de pek çok konuda düşünme imkanı sunmuştur okura...Bu eserin yazılmasından seneler sonra Yine İngiltere'de bir olay olur, bir çocuk avm'de kaybolur.5 yaşındadır. Yaşları 6 ve 8 olan iki çocuk bu çocuğu bulur, avm'den uzaklaştırırlar ve şehre uzak bir demir yolunda katlederek öldürürler. Olaya bakan görevlilerin raporları kan donduracak niteliktedir. Parçalanmış bir çocuktan söz etmektedirler... Doksanlarda yaşanan bu olay, artık çağımızda yaşanan olayların yanında hafif bile gelebilir... Her gün oturduğu masadan yüzlerce kişiyi öldüren küçük zihinlerin, bu olayları nerelere götüreceği de ürkütücü bir sorudur...
Mustafa A.
Gönderi Sahibi
O zaman bundan önce Sevme Sanatı'nı okumalısın incelemede yazmayı unuttum. Fromm kendi yazdığı önsözünde bu kitap için Sevme Sanatı'nın devamı diyor.
Harika bir inceleme olmuş. Aynı kitabı şuan okumaktayım ve kimi yerlerde kafam oldukça karışmıştı, incelemenizi okuduktan sonra özellikle narsisizm kısmı bende daha netleşti. Ayrıca incelemenizin içerisinde başka kitaplara da değinmeniz, okuyacak kişiler için hem öneri hem de genel kültür tadında bir yazı olmasını sağlamış. Emeğinize sağlık diyorum. Çok teşekkürler.
Mustafa A.
Gönderi Sahibi
İncelemenin faydalı olması beni mutlu etti. Güzel yorumunuz için ben teşekkür ederim.
Reklam
İncelemeniz benim de aklıma Keşfedilmemiş Benlik kitabını getirdi hocam. Jung "Kişi kendini zararsız zanneder ve kötülüğüne bir de aptallığı ekler" der.Kitapta yine kötülük yapma kapasitesinden de bahseder. İyilik yönüne uymaya çalışan kötü insanlarız sanırım. En azından bir kısmımız :) Muazzam bir inceleme olmuş. Saygılar.
Mustafa A.
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim. Bu arada en sevdiğim kitaptı Keşfedilmemiş Benlik. O kitaptan sonra psikolojiye olan ilgim arttı. İyi görünmeye çalışan kötü insanlarız diyelim. Ve mucadelemiz icimizdeki kötüyle olmalı.
Ne gariptir ki kendini seven insan etrafına sevgi kendini sevmeyen de etrafına öfke, nefret, şiddet saçıyor. Her şey kişinin kendinde bitiyor. İncelemeniz için diyecek söz yok. Emeğinize sağlık. ☘️
Mustafa A.
Gönderi Sahibi
Haklısın Her şey kişinin kendi içinde bitiyor. Teşekkür ederim;)