Yayınımıza Dostoyevski’ye atfedilen sözle başlıyoruz.
Sahi, insan yaptıklarından mı pişman olur yoksa yapmadıklarından mı? Siz hangisisiniz, hayata karşı temkinli davranan mı yoksa “Yaptıklarımdan pişman değilim aklım hala yapmadıklarımda,” diyenlerden mi?
Eseri okumanın bu soru üzerindeki düşüncelerinizi derinden etkileyeceği düşüncesindeyim. “Bir hayatı yaşamayı denemenin, denememekten daha az pişmanlık vereceği. Her şeye rağmen hem de.” Her şeye… getireceği bütün sıkıntılara, olumsuz sonuçlara ve kayıplara… Yaşamadan beklemek nereye kadar ki? Neyi bekliyoruz? “Ama sanırım en kötüsü beklemekti. Ne beklediğini bilmeden beklemek.” Emrah Serbes’in bir sözü var, yıllar önce okuduğum ve sonuna kadar katıldığım: “Yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir oğlum. Spermden mezara kadar.”
Unutma Beni Apartmanı
Öyle anlamlı bir ismi vardı ki beni kendine kendine çekti. Sonra üşenmedim internetten araştırdım, gerçekten var olan, yazarın dahi zaman zaman uğradığı bir apartman. Tarihe inat ayakta duranlardan… Ve bir kahraman: Süreyya. Yazarın hangi kitabını okusam ailesinden yaralı insanlara denk geldim. Tutunacak dalı kalmayıp yollara düşen, düştüğü yollarda bolca düşen… Ev kitabında da aynı kavramı sorguluyordu: “Bir aileyi aile yapan nedir?” Öncelikle var olması değil mi? Annesinin sesini ilk defa 43 yaşında duyuyor Süreyya ama farkında olmadan annesinin kaderini yaşıyor. Aşk-ı Memnu’nun Bihter’ini hatırlar mısınız? Annesi gibi olmak istemedikçe ondan başkası olamayan bir kadın. Bir söz var, kimindir bilmem: “Kızlar annelerinin kaderini yaşarlar.” Katılmak istemedikçe katıldığım, görmek istemedikçe şahit olduğum. Galiba bir ailenin kapısından mutsuzluk girdikçe kaç kuşak geçse çıkmıyordu.
Hiç durup durup bir konuyu araştırdığınız oluyor mu? O konularda okumalar yaptığınız, bolca yazdığınız, çizdiğiniz… Ben intihar eden sanatçıları araştırmadan duramam mesela… Ne mümkün Virginia Woolf’u unutmak: “Ne kadar zarif, ne kadar korkunç ve cüretkar bir ölümdü bu.” Şair Sylvia Plath, okumaya kıyamadığım canım Nilgün Marmara, ki “Hayatın neresinden dönülse kârdır,” demiştir daha genç yaşında, bütün dünyanın hayranlık duyduğu –tabii vücuduna!- Marilyn Monroe: “Yatağında bulunduğunda çırılçıplaktı. Geriye sadece çok beğenilen bedenini bırakmıştı. Hayrını görün dercesine.” Evet, Süreyya ile ortak noktamız bu. Bir de erkek kahramanımız var: Rıdvan. Onun takıntılı olduğu konu da deprem. İnsanlar acılarına takıntılıdır, ailesini kaybeder depremde ve sonra kendisini adar o konuya. Yakın zamanda yaşadığımız acılardan sonra yutkuna yutkuna okudum ona dair satırları: “Deprem içinde büyüyen koca bir korku haline gelmişti. Yangından, hastalıktan ya da ecelden değil, özellikle ve ille de depremden korkuyordu.”
Dolduğunuzda içinizi nereye dökersiniz? Öyle küçük bir sinir ya da mutsuzluk anı değil, bir ömrün doluluğu… Konuşarak mı? “Acından ölsen bile dışarı belli etmeyeceksin,” diyor Süreyya. Yazarak? Tam isabet! Peki ya yazdıklarını bastırmak istemiyorsan? Az mı yazdıklarını ölmeden önce yok eden yazar? İşte tam bu noktada N.Y. çıkıyor karşısına. Hayatına farklı bir boyut kazandıracak, onu çok farklı yerlere sürükleyecek… Ve yazdıkça yazıyor Süreyya. Yoksa yaşadıkça yaşıyor mu demeliyim? Eserin içinde birçok farklı eser var Süreyya’nın kaleminden ve siz onları okudukça aslında Süreyya’yı okuduğunuzu görüyorsunuz. Sonunda o da farkına varıyor bu durumun. Yazdıklarının hepsinde kendinden bir parça…
Nermin Yıldırım okudukça yazdıklarının kurgudan çok gerçeğe gittiğini gördüm. Zira bütün kahramanları birbirleriyle benzer özelliklere sahipti; yaralı, yorgun, bu çağın kahramanı değilim diyen, radyo dinlemeyi seven ve maziyle hesaplaşma yolunda olan insanlar… O kahramanlar acaba o muydu? Ya da hepsi ondan bir parça? Net bir sonuç çıkarmayı bu soruyu kendisine sorana kadar erteleme kararı aldım. Zaten derin konulara değinen insanların derin yaraları yok muydu?
Eser Türkiye’nin yakın geçmişine de ışık tutuyor. Darbeler, depremler, insan – toplum ilişkileri… Arka planını oldukça başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Hem anne hem de kızının hikayesini aynı anda vermesi, benzer çizgileri okura hissettirmesi eseri oldukça dokunaklı kılmış. Herkesin yanlışları vardı. Peki bu yanlışların altında yatan nedenler o yanlışları kapatmaya ya da affettirmeye yeter miydi? Çokça düşüneceğiniz, hayatınızı sorgulayacağınız, cevapsız sorularınıza dokunacak bir eser. Kim bilir, belki bazı yaralar deşilmedikçe iyi olmaz. Sızlayan yerleri bazen ovalamak gerek…
Ne çok şey var yazacak incelemene ama nedense canım Nilgün Marmara’da kaldım ben. İntihar mektubunda seninle okuduğumuz kitabındaki dizelerinin oluşu… İçimi sızlatıyor.
Nermin Yıldırım çok başarılı bir kalem. Ben Dokunmadan’ı okuyabildim sadece ama vakti geldikçe diğer kitaplarını da okumak istediğim bir yazar.
Fikrine emeğine sağlık. 😊