Bazı kitapları küçük ama dev kitap diye adlandırmakta sıkıntı görmüyorum. Hacim olarak küçük olsalar da anlattıkları hikâye devasadır. Mesela Fareler ve İnsanlar . Ya da Satranç gibi. İnce kitaplar olmalarına rağmen okuyanı etkiler hatta çarpar. Joseph Roth ’un İsyan romanını ya da novellasını da bu türe rahatlıkla sokabilirim. Sarsıcı bir kitap. Okuyanda etki bırakan bir eser.
İncelemeye geçmeden evvel biraz Joseph Roth ’dan bahsetmek istiyorum. Joseph Roth bir Avusturya Yahudisi. Özellikle 20. yüzyıl başında bir Avusturya Yahudisi olmak hem medeniyetin zirvesinde yaşamak hem de sefaletin en ağırını çekmek demektir. Büyük insanlar çıkarmıştır o komün. Halen daha onları geçebilen insanlar çok yok. Misal Sigmund Freud , Einstein, Josef Breuer , Alfred Adler , Stefan Zweig vs...Çağın en önemli bilim insanlarını çıkarmayı başarmışlardır o dönem. Ancak bu başarılarına rağmen yükselen faşizmle mücadele etmek durumunda kalmışlar, çoğu zamanda toplumdan dışlanmışlardır. Joseph Roth da dönemin önemli bir gazetecisiyken Paris'e kaçmak durumunda kalmış. Orada da deyim yerindeyse sefalet içinde ölmüştür. Gazeteci demişken, hep derim gazeteci kökenli yazarlara dikkat edin diye. Gazeteci kökenli olmalarından sebep olay anlatımları ve betimlemeleri diğer yazarlardan daha farklı, daha güçlü. Misal Yaşar Kemal , Gabriel Garcia Marquez , Jean-Christophe Grangé gibi. Joseph Roth da eski bir gazeteci ve okuyucuyu yarattığı baş kahraman olan Andreas Pum’un ruh hâline rahatlıkla sokabilmiş. Andreas’ın çektiği acıları, yaşadığı sıkıntıları, uğradığı haksızlıkları onunla birlikte yaşıyorsunuz adeta. Ancak şunu daha söyleyeyim; acı, sıkıntı, haksızlık deyince aklınıza hemen arabesk bir kitap ya da dramatik bir eser olarak yaftalamayın bu eseri. Evet, hikâyede acı, haksızlık, üzüntü var ama asıl Joseph Roth’un anlatmak istediği şey farklı. İktidarın her eylemini körü körüne destekleyen, sorgulamayan ve muhalefet eden herkese kötü gözle bakan birinin sonunda nefret ettiği muhaliflerle aynı safta sıra tutmaya başlamasının hikayesidir bu…
İncelemeye geçecek olursak, Andreas Pum bir savaş gazisidir. Savaşın ismi verilmese de I.Dünya Savaşı olduğunu tahmin ettiğimiz savaşta bir bacağını kaybetmiştir. Ancak bunu dert etmemektedir Andreas. Devleti güçlüdür ve bir şekilde bunu telafi edecektir. Protez bir bacak takılıp hayatına devam edeceğini düşünmektedir. Ama o protez bacak hiçbir zaman gelmez. Dahası yattığı hastane artık savaş gazileriyle daha fazla ilgilenmek istememektedir. Savaş nevrozu yaşayanlar hariç herkesi taburcu etmişlerdir. Buna da olsun der Andreas, devlet nasılsa onu zor durumda bırakmayacaktır. Sokaklarda laterna (kollu mobil müzik kutusu) çalma lisansı verir Andreas’a devlet. Böylece sırtında laternası ile gün boyu sokaklarda, parklarda dolaşıp para kazanmaya çalışmaktadır. Bu sırada her yerde protestolar, gösteriler yapılmaktadır. Savaş sonrası ekonomi bozulmuş başta savaş gazileri olmak üzere birçok mağdur ortaya çıkmıştır. Ancak Andreas’a göre bunlar nankördür hatta kafirdir. O her zaman devletinin yanında yer almıştır, yer almaya da devam edecektir. Bu kafirler başlarına gelen her türlü felaketi hak etmektedirler. Hayatından memnundur Andreas. Çünkü artık aradığı kadını bulmuştur da. Eşini yeni kaybeden Katherina adındaki dul bir kadınla beraber yaşamaya başlamıştır. Dahası bir eşek almış, laternasını da artık ona taşıtmaktadır. Hayatı güzeldir kısacası. Ta ki bir gün tramvaya binene kadar. Yolculuk esnasında üst tabakadan bir adam Andreas’ı protesto edenlerle bir tutup onu sakat taklidi yapan bir dilenci olduğunu söylemiştir. Andreas doğal olarak karşı çıkmıştır buna ve ortalık birden karışmıştır. Bir süre sonra Andreas kendini hapishanede bulur. Yaşadığı duygular, öfke ve hayal kırıklığıdır. Bir zamanlar kafir dediği insanlara hak vermeye başlamıştır artık.
“Ülkemin yasalarına boyun eğdim ben, çünkü benimkinden çok daha büyük bir akıldan çıktıklarına ve dünyayı yaratan tanrı adına, yüksek bir adalete hizmet ettiklerine inandım. Ahi kırk yıl yaşamam gerekiyormuş özgürlüğün ışığında kör olduğumu görmek için, ancak şimdi öğreniyorum görmeyi” S.97
Uğruna bir bacağını feda ettiği sistemin aslında bozuk olduğunu, bacağını bir hiç için feda ettiğini anlamıştı artık. Sisteme karşı çıkan herkese saygı duymaya başlamıştı. Sadece protestocular değil, hırsızlar, soyguncular hatta katillere bile saygı duyuyordu. Zira onlar da kanunları çiğneme pahasına sisteme karşı duruyorlardı, sisteme karşı mücadele ediyorlardı farkında olmaksızın.
“Neydi inandığı? Tanrı mı, adalet mi, hükümet mi? Savaşta bacağını kaybetmişti. Bir madalya almıştı. Bir protez bile vermemişlerdi ona. Madalyasını yıllarca gururla takmıştı. İnsanların bahçesinde laternasının manivelasını çevirmesine hak tanıyan izin belgesi büyük ödül gibi görünmüştü. Fakat bir gün, dünyanın, onun cahil aklıyla varsaydığı kadar basit bir yer olmadığı ortaya çıkmıştı. Hükümet adil değildi. Hırsızların, katillerin, kapkaççıların, kafirlerin yalnızca peşine düşmüyordu. Belli ki bir katili ödüllendirdiği de oluyordu çünkü Andreas, hükümete hürmet etmesine, dini bütün bir adam olmasına karşın hapse atılabiliyordu. Tanrı’nın eylemleri de böyleydi işte: O da yanılıyordu. Şayet yanılabiliyorsa Tanrı hala Tanrı mıydı? “ S.87
Hapisten çıktıktan sonra ise artık hiçbir şeyi kalmamıştı. Ne eşi ne eşeği ne lisansı ne de laternası…tek bir amaç uğruna yaşayacaktı kalan ömrünü; isyan etmek. Bu isyan sadece hükümete ve adalet sistemine değil aynı zamanda Tanrı’ya karşıydı da. Kitabın sonlarına doğru bu yakarışı görüyoruz. Kitabın en etkileyici kısımlarından birini oluşturuyor bu kısım.
Toplumcu gerçekçi bir kitap okumak istiyorsanız ve savaş sonrası bir uzvunu kaybetmiş bir gazinin neler yaşadığına tanık olmak istiyorsanız muhakkak okuyun. Zaten kısa bir eser, çok zamanınızı almaz ama size çok şey katar diye düşünüyorum.