1.SEZON 1.BÖLÜM J.J.Rousseau üzerinden Soylu Bir Vahşi’nin Biyografik Varoluş Hikâyesi : Kuyucaklı Yusuf ‘’Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “Burası benimdir” diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara “Sakın dinlemeyin bu sahtekârı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz” diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.’’ Jean-Jacques Rousseau Evet, özü itibariyle Jean-Jacques Rousseau ‘nun yukarıdaki tek paragraflık metni, Kuyucaklı Yusuf romanının tamamına bedel. Kuyucaklı Yusuf, J.J.Rousseau‘da saklıdır. J.JRousseau, tek bir paragrafta tüm romanı özetlemiş aslında. Üç kısa maddede size romanı özetleyim: 1- “Burası benimdir!” diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar’’ tanımlamasında bahsedilenler, Kuyucaklı Yusuf ‘un uygar toplumların ilk kurucuları tarafından kandırılmış olan ilkel atalarıdır. 2- Kalabalığın arasından tek başına çıkıp haykıran cahil, ilkel kalabalıkları uygar toplumun ilk kurucularına karşı uyaran işte! o adam, o insan türü: Kuyucaklı Yusuf ‘un ta kendisidir. 3- ''Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “Burası benimdir” diyen ve etrafında buna inanabilecek kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan- uygar toplumun ilk kurucularının torunları - ise dün vardı günümüzde de hala var, onlar ve onun gibiler gelecekte de elbette hep var olacaklardır. Evet, herkesin sustuğu anda kimsenin ses çıkar(a)madığı yerde ilkel insan sürüsünün içinden fırlayıp tek başına haykıran o soylu vahşidir, #k:543. Evet, o bir soylu bir vahşidir; Çünkü insan olmanın gereğini yerine getirmiştir. Özüyle çelişmemiş; en saf haliyle/içinden gelen en ilkel dürtüyle hareket etmiştir. ‘’İnsan olmanın gereğini’’ yani, ‘’olması gerekeni’’ yapmıştır. Jean-Jacques Rousseau ile Kuyucaklı Yusuf ‘un birbiriyle ilgisi ne olabilir ki? diye düşünenler olabilir. ‘’Soylu Vahşi’nin Biyografik Bir Varoluş Hikâyesi’’ olan Kuyucaklı Yusuf, içinde yaşamış olduğu toplum ve devirde insan olarak kalabilmeyi başarmış bir roman karakteridir. Romanda Yusuf’un karşısında duran karakterlere baktığımızda ise toplumun bozulmuş, ahlâki kimlikleri deforme olmuş dejenere kitlelerin bireylerinin temsil edildiğini görmekteyiz. Sadece Türk romanlarında değil yabancı romanlarda da benim asıl ilgimi çeken konu içeriği eserin arkası planında çalışan, eserin ana motoru olan felsefi kavramlardır. Elbette iyi yazılmış bir klasik aşk öyküsünü ben de çok severim. Ancak evlenme yaşı gelmiş genç bir kızın yaşça kendinden daha büyük olan bireye karşı duyduğu aşk konusu işlenmiş olsa da benim Türk romanlarında asıl ilgimi çeken kısımları, insan karakteri tahlilerinin ve ruhsal analizlerinin, derin psikanalitik çözümlemelerin, dönemin ruhunun, toplumsal yapının yansıtıldığı ve hatta Sabahattin Ali’nin de kaleminin ustalığını konuşturduğu canlı tabiat betimlemelerinin yer aldığı satırlardır ki bu konuda hem Sabahattin Ali ve özellikle de yerli & milli psikanalizcimiz Peyami Safa oldukça beğenerek okuduğum yazarlar arasındadır. Kuyucaklı Yusuf‘un Klasik Türk Edebiyatı’nın klasik bir aşk öyküsü gibi durduğuna bakmayın. Lakin Sabahattin Ali, bu kadar klasikleşmiş bir konu üzerine sadece bir aşk romanı yazacak kadar sığ bir yazar değildir. Özellikle, doğa betimlemeleri, roman karakterlerin fiziki ve ruhsal tahlillerin adeta yanık güneş gibi parladığı bu kitabın sağını solunu toprak gibi eşelediğiniz zaman ortaya bambaşka bir şey çıkmaktadır. Aşk romanından da öte felsefi/toplumsal bir arka planı hatta daha da ötesi var. Yavaş yavaş o konuya geleceğim. Kuyucaklı Yusuf, sadece aidiyet arayışı içerisinde bir varoluşsal sancıyla eserin başından sonuna kadar tek yönlü boyutta ilerlemiş demiştik ama bu roman karakterinin arkasında yatan öylesine güçlü kavram var ki bu inceleme yazısını ense kökünden tutup duvara çivileyip asacak cinsten... SOYLU VAHŞİ (Noble Savage): İlkelliğe Övgü’nün Manifestosu Takvim yaprakları, 1754 senesini gösterdiğinde siyaset ve toplum felsefesinin duayen filozoflarından biri olan Jean-Jacques Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ( A Discourse on Inequality) adlı eserini kaleme alır. İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, ilkel hayat süren insanlar ilkel hayattan modern hayata geçerek kendi aralarındaki eşitliği kendi elleriyle kaldırdıklarını, bireyin özgürlüğünden ve temel haklarından kendi kendilerini mahrum ettiğini belirtmiştir. Doğada kendi ilkel düzenlerinde doğal/saf, bozulmamış ortamlarında huzur içerisinde erdemli bir hayat yaşarlarken ilkelden modern hayata geçmişlerdir; modern hayata geçen insanlık sınıfsal ayrımlara kendini tabi tutmuş, iş bölümlerine ayrılmış, ekonomik olarak da yeni bir sınıf olan zengin/yoksul kavramları oluşmaya başlamıştır. Daha öncesinde her biri birbirine eşit olan her bir insan, artık birbirine eşitlenemez hale getirmiştir kendi kendini. Yani, insanlık kendi ayağına kurşun sıkmıştır, dertsiz başına büyük bir dert açmıştır demeye getiriyor, J.J.Rousseau. Jean-Jacques Rousseau, insanın ilkelden moderne geçiş sürecinde büyük bir soysuzlaşma yaşadığını belirtir. Böylesi bir durumda insanın kimyası elbette değişecektir. Ancak bu değişim, ileri değil geri yönlüdür. Tabiat yasalarına aykırı bir durum söz konusudur. Hem J.J.Rousseau‘nun bu kavramı dile getirdiği dönemde hem de günümüze baktığımızda toplumsal evrim, yavaş yavaş ileri yönlü gideceğine aksine daha da geriye gitmektedir. Bu absürt durum, insana saçını başını yolduracak cinsten çileden çıkarmaktadır. J.J.Rousseau‘ya göre; bu absürt süreçte gerileyen insan, bir soysuzlaşma hali yaşar. İlkel yaşamda kendi habitatında tabiat yasalarıyla haşır neşir halde gayet mutlu, samimi, keyifli yaşayan insan türü, doğayı terkedince garip absürt bir hal almış kendi kendinin ipini çekmiştir. J.J.Rousseau, bu durumu ‘’Soylu Vahşi’’ kavramı ile tanımlamaktadır. ‘’Kendinin ve insanın sarrafı olan Montaigne’in de öncesinde kullandığı bu kavramın içini biraz daha açalım: Modern insan, teknolojik ve bilimsel kalkınma yaşadığı süreçlerde sürekli ‘’ *medeniyet ve medeni insan* ’’ kavramlarını çok sık kullanır; bunu yaparken de çokça eskiyi yerer hatta lakap takmış gibi yamyam/barbar deyip kendisinin asla yanyana getirmek istemediği en aşağılık mertebeye indirir, en ilkel olanı. Ancak asıl barbarın/yamyamın kendisi bizzat modern insan değil midir? Her ne kadar kendini soylu, medeni mertebelerde nitelendirse de üzerinde taşıdığı bu sıfatlar oldukça sırıtmıyor mu? Dünyadaki bu bitmek bilmeyen savaşlar, sefaletler, açlıktan ölen insanlar, bakımsızlıktan ölen bebekler, toplumsal ahlâksızlıklar, zulümler, menfaatçiler, arsızlar, yüzsüzler, sahtekârlar, gözü doymazlar… ve yüzlercesi... Dönüp de aynaya bakmaya yüzü yok ancak gel gör ki en ilkel insanı hor görüp bir de ona utanmadan ‘’ Yamyam! ’’ der bunlar. Bu kadar da yüzsüzdür, bizim modern insan . . . Modern İnsanın Aşağıladığı İlkel İnsan; İlkel İnsanın Öykündüğü Modern İnsan Kimdir O Halde? ‘’İlkel İnsan’’ , vahşi tabiat içinde (yani olması gereken habitatında) sadece yaşamını idame ettirmenin derdindedir. Abraham Maslow’un meşhur ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidindeki en alt ve bir üstündeki katmanda yer alan ihtiyaçlarını karşılamanın derdindedir (yiyecek, fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik, barınma). Bunu da dürtüsel olarak aç kalıp ölmemesi için yemek yemesi ve dışarıdan gelecek saldırılardan kendisini koruyabilmesi için güvenliğini sağlaması gereken bir yaşam ekseninde gayet temel ve mütevazı bir yaşam sürerler. Tek dertleri vardır; her sabah uyandığında hayatta kalabilmek: "Afrika'da her sabah bir ceylan uyanır, En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa öleceğini bilir. Afrika'da her sabah bir aslan uyanır, En yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa aç kalacağını bilir." Tabiat yasaları, tam olarak böyle işler… Aslında bu gerçek doğanın ilkel yasaları gibi gözükse de günümüz modern insanı için de geçerlidir. Güneş doğduğunda ilkel mahluklar av olmamak ya da avlanmak için yani yaşam mücadelesini verebilmek için güne başladığında modern insan da sabahın erken saatlerinde yollara düşüp iş yerine yetişmenin evini geçindirmenin, faturalarını ödemenin derdine düşüyor. Güneş bir kere doğduysa koşacağız orası ayrı bir konu ama ortada başka bir absürt konu gün gibi ortada durmaktadır: Kaderleri aynı olan ilkel ve modern insanın birbirleri hakkındaki garip tavırları sorunsalı İlkel ya da modern canlının yaşam amaçları aynı olsa da garip olan şey, modern insanın kendinden daha erdemli ve ahlâklı olan ilkel insana karşı takındığı aşağılayıcı tavrıdır; ilkel insan için garip olan tavır ise modern insana öykünmesidir. Özüne bakıldığında ise ilkel insanlar, kimseye zararı olmayan kendi halinde yaşayan insan topluluklarıdır, yani yamyam/barbar diye tabir edilen kimselerdir ve sanıldığı gibi de ilkel yaşamda tabiat vahşi insanlarla dolu değildir. Sürekli bir algı vardır ve bu algıyı da bizim modern insanlarımız(!) yaymıştır. Ancak bu algı, özellikle keşif gezilerinde gezginler tarafından yerle bir edilmiştir. Çünkü kaşifler, gözlemdiklerinde bu yamyam diye tabir edilen insanların hiç de öyle vahşi olmadıklarını gözlemlemiştir. İlk olarak Magellan'ın ünlü keşif seyahatinde aynı gemide bulunanlardan Antonio Pigafetta, bu konuyu kaleme alır; bu yamyam olarak tabir edilen, hakir görülen topluluklara övgüler düzer. Medeni olarak tabir edilen topluluklarda rastlanan ahlâksızlıkların, kötücül davranışların bu ilkel insanlarda gözlemlenmediğinden bahseder. Bu tespitleriyle ve ilkel insanla modern insanın sürekli kıyaslanmaları sonucu ‘’Soylu Vahşi’’ kavramını da literatüre aslında ilk defa Antonio Pigafetta sokmuştur da diyebiliriz. O anı hayal ettiğimizde gerçekten bu tespiti yapan o ilk kişinin - Antonio Pigafetta‘nın - yüz ifadesini görmeyi çok isterdim. Acaba dertli dertli iç çekip kendi insanlığından utanmış mıdır? Ne biçim insanız biz yahu diye söylenmiş midir yanındakilere? Kimbilir . . . 1.Sezon 2.Bölümden devam edebilirsiniz 👉🏻 #255566891
Edebiyat
··
632 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.