1.BÖLÜM Rene Descartes Felsefesi Ve Yöntem Üzerine Konuşma Adlı Eseri (Discours de la Méthode, 1637) Ortaçağ Skolastik döneminden Rönesans’a geçiş döneminin tam da ortasındaki hassas geçiş dönemine denk gelen René Descartes, Ortaçağ felsefesinden Yeni Çağ felsefesine geçişte yer alan kilometre taşlarından biridir. Skolastik Çağı içine girdiği çıkmazdan birilerinin çıkartması, Yeni Çağ’ın kapılarını aralaması gereken böylesi bir buhranlı dönemde Rene Descartes sahneye çıkacak ve bu açmaza bir son verecektir. René Descartes’ın açtığı bu büyük kapıdan dünya felsefe tarihine yön veren, kalıcı izler bırakan yüzlerce filozof gelip geçecek ve ona her daim minnet duyacaklardır. René Descartes’ın yöntemi, hakikate ulaşmak için zihnin içinde yer edinen mevcut tüm bilgileri sıfırlamakla işe başlar. İnsan zihni, aynı bir bilgisayar gibi format atılıp tüm datalardan arınması, sanki fabrika ayarlarına geri dönmesi gibi bir döngüdür bu. Bir büyük Zihinsel Resetlenme dir. Descartes’in bu kitabı ise, "Düşünüyorum öyleyse varım" önermesinin nasıl doğduğunu açıkladığı kitabıdır. Şüpheciliğin ve düşünmenin öneminin varolmakla eş anlamlı olduğunu vurgulandığı satırları barındırır. René Descartes da elbette çıkış yolunu, köklerini mazide aramaktadır. Onun da yardımına Antik Çağ felsefesinin bir geleneği olan Septikler koşacaktır. Yöntem sorunsalına birilerinin el atması gerekmektedir. Lakin insan, her şeyden şüphe etmelidir. Ancak Descartes, bir şeyi bunun dışında bırakmıştır: AKIL . Çünkü Akıl demek, şüphe etmek demektir. Ancak ve ancak şüpheci zihne sahip bir insanın hakikatin kapılarını aralama şansı vardır. Bunun dışındaki hiçbir şeyin hükmü yoktur. Şüphe varsa düşünce de vardır; düşünce varsa “BEN” de varım demektir. Özneyi merkeze çekerek bireyi var eder. Özneye hakettiği değeri veren René Descartes ’tır. Öznenin düşüncesi, nesneyi var eder. Descartes, felsefede öznenin de bir nevi önünü açmış olur; artık öznellik, felsefede yer edinen bir kavram olarak tartışmaya açılacaktır. Ben düşünüyorsam varım; var olduğum için de düşünüyorum. Ancak bu, aynı bebeklik dönemi gibi fabrika ayarlarına dönülmüş bomboş bir zihinle mümkündür. Daha canlı bir örneklemle bahsedersek; Descartes’in arzusu, anne rahminden henüz yeni çıkmış bebeğin sahip olduğu ‘’bomboş sıfır kilometre bir zihin’’ dir. İşte tam da bu noktada zihnin ve düşüncenin tertemiz inşası başlamalıdır. Puslu Kıtalar Atlası’ndaki René Descartes etkisine doğru incelemeyi evirelim . . . PUSLU KITALAR ATLASI’NDAKİ DESCARTES ETKİSİ : Romanda René Descartes, “Rendekâr” karakteriyle sembolize edilir. Rene Descartes’in Yöntem Üzerine Konuşma adlı eseri, romanda Rendekâr’ın ”Zagon Üzerine Öttürme”‘si olarak karşılık bulur. Uzak denizlerden gelen denizci Arap İhsan, yeğeni Uzun İhsan Efendi’ye yanında getirdiği bu kitabı verir. Rendekâr’ın “Zagon Üzerine Öttürme” adlı kitabına Uzun İhsan Efendi çokça kafa yorar; gerçek ile düş arasındaki bu ikilemi kendinden çıkarımlar yaparak yorumlar. ''Düşünüyorum o halde varım'' önermesinden bir yolculuğa çıkar ve kendini bir öznel idealist filozof George Berkeley’nin kucağında bulur ki yine o George Berkeley, yazar İhsan Oktay Anar ın yani romandaki sembol karakteri olan Uzun İhsan Efendi'nin düşünsel temelini oluşturan filozoftur. Öznel İdealistler için var olan her şey akıl ve onun düşünceleridir. George Berkeley‘e göre, nesnelerin özü, algılanmış olmalarından ibarettir. Buna göre; nesneler, düşünceden başka bir şey değildirler. Algılar, saf düşüncelerdir ve kendisiyle ilgili edindiğimiz düşünceler dışında madde diye bir şey yoktur. Her şeyin dayanak noktası duyumsal kesinliktir, bilginin değeri, ancak duyumsal kesinliğe dayanmasıyla anlam bulur. İşte, Puslu Kıtalar Atlası’nın düşünsel temelini oluşturan bu önerme, bizi kurmaca dünya yaratma tekniğine; oradan da Büyülü Gerçeklik’in mistik ve boyutsal dünyasına götürecektir. O halde, İhsan Oktay Anar romanlarının düşünsel temelini oluşturan o meşhur filozof George Berkeley’i biraz yakından tanıyalım: GEORGE BERKELEY’İN FELSEFESİ : ‘’Nesnelerin özü, algılanmış olmalarından başka şey değildir.’’ George Berkeley (1685-1753) meşhur Britanyalı empirist filozofların klasik üçlüsünden biridir (John Locke, George Berkeley, David Hume). O, immateryalist ve idealist bir düşünür olarak bilinmektedir. Esasında immateryalizm Berkeley'in idealizmine verilen isimdir. Berkeley bir immateryalist yani İdealist Bir Materyalisttir. İmmateryalizm (Subjective Idealism) kuramı, materyalizmin tersine maddi alemin kendi başına hiçbir gerçekliğinin olmadığını maddenin de, dış çevrenin, nesnelerin ve şahit olunan her türlü envai çeşit madde türlerinin dahi hayallerimiz ve fikirlerimiz dışında asla var olmadıklarını ileri sürer. Berkeley'in Temel Felsefesi : ‘’Nesnelerin özü, algılanmış olmalarından başka şey değildir.’’ “Maddenin varlığı ancak idrak edilmiş olmaktan ibarettir.” Tam olarak bu iki önerme Berkeley’in çekirdek felsefesini oluşturur. Bu ilkelerini ''The Theory of Vision (Görüm Kuramı) ve Treotise Concerning the Principles of Human Knowledge (İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine İnceleme) adlı eserinde savundu. Bir nesne, onu gördüğümüzde sahip olduğumuz kümülatif düşünceler toplamı sonucu ortaya çıkan algıdan ibarettir. George Berkeley’e göre; nesne, yalnızca zihinlerimizde var olur. Zihnimizin içinde oluşan algıdan başka bir tanımlaması/açıklaması da yoktur. Düşünce safhasının sonucunda ortaya çıkan algı, nesnenin anlamını ifade eder. Düşünce ile başlayıp düşünce ile sonlanan bir süreçten bahsediyoruz. Kaldı ki Berkeley'e göre; nesneler, kendilerini yaratan Tanrı’da bile birer düşüncedirler. O halde şöyle çıkarım doğal olarak bu tanımlamanın peşi sıra gelecektir; nesnelerin görülmediklerinde de var olmaya devam ettiği düşünüldüğünde gözlemlenmeyen şeyler, var olmaya da son verir. Berkeley, bu teorisini ilk defa dillendirmeye başladığında pek çok insan gayet anlaşılabilir bir şekilde onun delirmiş olduğunu düşündüler. Ancak ölümünden sonra filozoflar onu ciddiye almaya başladılar. Hayatımız doğal akışı içinde sürerken farkında olsak da olmasak da tüm nesneler var olmaya devam etmektedirler. Kaldı ki Berkeley de bunu inkâr etmiyor. Ancak Dünya ve içindeki her şey sadece insanların zihninde var oluyordu. İşte, o dönem insanlarının deli diye yaftaladığı George Berkeley'in anlatmak istediği tam olarak buydu. Varoluşun merkezini maddeden insan zihnine taşımak, o dönem için devrimsel nitelikli sayılabilecek bir görüştür. George Berkeley, hem bir idealist hem de bir immateryalist olarak tanımlanır; idealisttir, çünkü var olan her şeyin düşünceler olduğuna inanır; immateryalisttir, çünkü maddi şeylerin fiziksel nesnelerin var olduğunu reddediyordu. Düşüncelerimizin dünyayla nasıl ilişki kurduğuna dair oldukça kafa yoran George Berkeley, insanoğlunun düşünce dışında herhangi bir varoluşa sahip olmadığını, eğer ki insanlar tarafından görülmezse, duyulmazsa, koklanmazsa, dokunulmazsa nesnelerin varolma eyleminin sonlanacağını; nesneler dünyasının varlık sebebinin insanların düşünceler dünyasında yer bulabilirse ancak mümkün olabileceğini bunun dışında bir hiç olduklarını belirtir. Berkeley, Latince Esse Est Percipi yani “Var olmak, algılanmaktır.” ifadesiyle tanımlar. Varlığın maddesel olmadığını ileri süren öğretinin kurucusu olan George Berkeley, ben varlığın anlamını tanımlamada özneyi ve öznenin zihnini belirleyici kıldığından dolayı öznellik kavramını felsefenin gündemine taşıyarak özneye hakettiği değeri verir. Bu, felsefe tarihinde devrim sayılabilecek bir yaklaşımdır. Toplumdan ve maddeden soyutlanan insan, birey olarak belirleyici ve anlamlandırıcı bir merkez görevine getirilmiştir. Bu noktada Bireyselcilik kavramının temellerini George Berkeley atmış da denilebilir. Dümeni buradan yana yatırıp İhsan Oktay Anar’a doğru kırıyorum . . . 👉🏻 2.BÖLÜM: #256356872
Edebiyat
·
434 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.