ŞİMŞEK, Peyami SafaKitap İncelemesi
Zihnin en sivri yerini işgal eden bir sırnaşık ŞÜPHE…
Nefes almak ile alamamak arasındaki ince araf çizgisinin tam üzerinde insanı durduğu yere mıhlayan bir deli TEREDDÜT…
Etrafında karartısı gezinen, soluğunun sıcaklığı ensede hissedilen ve başa geldiğinde ancak görünür kılınacak olan musibet olmuş bir gölgenin KORKU‘su…
Daima kor bir ateşin üstünde altı cızırdayan ve artık vakti geldiği sezilen kızılca kıyametin müsebbi olacak bir VEHİM…
Hissedilen fakat tam bir hüküm verilemeyen, hep bir şeyler olacağı sezilse de ne olacağı bir türlü kestirilemeyen bir TEDİRGİN HİS…
Başa gelecek olmasına pek az zaman kaldığından emin olunan, bir zaman ansızın vuku bulduğunda ancak varlığıyla o zaman tanışılacak olan, ‘geliyor gelmekte olan’ denilenin paldır küldür başa geleceği O BEKLENEN FACİA…
Varlığı henüz kendisini göstermeden kendinden önce ulak misali rüzgârını saldı caddenin, sokağın her bir yerine; şimdi de bizim evin penceresinden içeriye sızıyor, sanki kendi evindeymiş gibi arsızca bizim evin koridorundan boylu boyunca uzanıyor, evin her köşesine nüfuz ediyor, açık kalan pencerelerin kapıların yüzüne tokat atar gibi vuruyor, kapatıyor. Penceremin perdesini havalandırıp bırakan o rüzgardan değil bu besbelli, havası başka, kokusu başka…Bir felaket gelecek…Saç tellerini kabus görmüşcesine uykusundan uyandıran bir elektriklenme, belli belirsiz bir is kokusu.
EVDE TAM SESSİZLİK . . .
En sonunda çaktı işte . . .
Kimbilir nereye düştü ateşi? . . .
Bir bu eksikti . . .
Birazdan gökgürültüsü de zangırdatacak her yeri besbelli . . .
6’dan geriye doğru say! . . .
6.5.4.3…
Ya o kadar cismin arasından sıyrılır da bir sonraki gelip beni bulursa . . . ️ ️
Yok artık . . .
Engin Mavi
* * *
1923 yılında yayımlanan Şimşek romanının, Peyami Safa’nın ilk romanı olması sebebiyle midir bilinmez ancak aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen hala hakettiği yeri bulamadığını düşünüyorum. Şüphe teması üzerine inşa edilen roman, ilk sayfalarından başlayarak en sona kadar hiç durmaksızın psikolojik tahlillerin en yoğun uygulandığı romanıdır. Peyami Safa’nın ilk romanı olan Şimşek , kendinden sonra yazılmış olan tüm romanlarına bariz bir şekilde sirayet etmiş olan daima bir facia beklemek vehmi, şüphe, tereddüt ve korku, Peyami Safa’nın kült eseri olarak nitelendirilen Yalnızız’ın prologunda (kısa giriş bölümü) başlar sonrasında metastaz yaparak bütün romana sirayet eder, tabir-i caizse romanı baştan sona ense kökünden kavrar ve kendine büsbütün esir eder. Yine Şimşek romanında ‘şüphe’, yoğun bir biçimde işlendiği gibi ‘öngörü’ de yine ilk kez bu romanda işlenmiş ve yine Yalnızız'da tekerrür etmiştir.
Peyami Safa’nın özellikle Şüphe duymaya ve Sezgisel Bir Öngörüde bulunmaya olan takıntısı, diğer romanlarında da hep baş roldedir. Diğer takıntılı olduğu duyguları da arkasından çeken bir lokomotif gibidir. Peyami Safa için şüphe zekânın en sivri noktasıdır, neredeyse düşünmekle eş değerdedir. Bir insan, bir şüphe duyup tereddütte kaldığı zaman düşünme eylemine geçebilirse ancak hakikate erişebilir. Şüphe, hakikate erişme yolunda yapılan düşünme eyleminin bir tetikleyicisidir tıpkı romanın finalindeki ‘şimşek metaforu’nun tek saniyelik bir ışıldamasıyla hakikati ayyuka çıkardığı gibi. Şüphe, zekânın en tepesinin en sivri yerinde yer tuttuğu için zekâyı en yukarıdan yakalamış ve ele geçirmiştir, şüphenin zekâ üzerindeki boyunduruğundan kurtulmadan insan ruhunun rahat bir nefes alması, asla mümkün değildir.
İnsanoğlunun kalabalıklar arasında itişip kakışan gözleri dönmüş halleri içinde sıkışıp mahsur kalmak yerine özü itibariyle kusurlu yaratılmış bireylerin bir araya gelerek müşterek oluşturduğu sosyal toplumların (içi boş kuru kalabalıkların) içinden kendini çekip çıkarabilen ve bu hırsının esiri olan içi boş kalabalıkları uzak ve yüksek bir mevkiden bakarak anlamlı bir tebessümle izleyebilen, hikmetli bir edayla düşünen bir insanın olgunluk seviyesini ve böylesi bir insanın içindeki tasavvur âleminde yanıp tutuşan arzusunu, Şimşek romanında çok isteyip de kuramadığı ütopyasını yine Yalnızız romanının meşhur Simeranya'sında kuracaktır, Peyami Safa .
Peyami Safa’nın ilk yazılmış romanı olan Şimşek , kendinden sonra yazılmış tüm romanların alt yapısını oluşturan, Peyami Safa’nın psikanalitik ve edebi argümanlarının bolca gözlemlendiği, kült eseri olarak nitelendirilen Yalnızız’ın proto-tipi sayılabilecek öneme sahip bir romanıdır ve belki de Peyami Safa’nın Peyami Safa olmasının müsebbibi olan romanıdır, #k:3082.
Psikolojik roman üstadı, yerli edebi psikanalizcimiz (Psiko-Edebiyatçımız) Peyami Safa’nın insanın kendinden bile sakladığı ruhunun derinliklerindeki kör noktaları, gayrişuur denilen gizli ruh tabakasının içinden söküp çıkartıp satırlarına taşımıştır. Peyami Safa’nın şu ana kadar okuduğum romanları arasında en fazla psikolojik tahlillerinin yapıldığı romanıdır, Şimşek . İnsanın kendisiyle yüzleşemediği, kendi kendisinden bile sakladığı gizli ruh mahzeni içinde mahsur kalmış esrarlı kısımları, Gayrişuur (Bilinçaltı) kavramı içinde psikanalizci ustalığıyla roman karakterleri üzerinden masaya yatırmıştır. Psikanalizi en derin işlettiği roman karakteri ise romanın ana karakteri olan Müfid’dir.Müfid Karakteri:Bir insan ruhuna bu kadar da yüklenilmez ki be kardeşim! dedirten roman karakteridir. Hassas, kırılgan, iyi huyludur ancak yaradılış itibariyle mizacı zayıftır. Böylesi narin yapılı bir roman karakteri olan Müfid’in tam karşısında onun tam tersi mizacta olan Sacid (Müfid’in dayısı) ve Pervin (Müfid’in eşi) vardır. Sacid ile Pervin birbiriyle kırıştırmaktadır. Müfid, bir şeyleri sezmiştir, yanılmadığına eminindir, sanki her şeyi bizzat kendi gözleriyle görmüş gibi bilmektedir hatta o kadar emindir ki girdiği odada beş on dakika önce bir aldatma vakası cereyan etmiş hissi ile odadan içeriye girer. Neredeyse yüzde yüz emin olunmuş öngörüleri, iç görüleri, sezgileriyle Peyami Safa’nın takıntılı olduğu şüphe ve tereddüt kavramlarının romandaki tescili gibidir Müfid’in hal ve hareketleri. Varlığından emin olunduğu halde bir türlü somut olarak kanıtlandırılamamış bir ihanetin yarattığı arafta kalma hali sebebiyle çok istediği boşanma davasını bile açamaz haldedir, Müfid. Yaşanılan Tereddüt halinin roman karakteri Müfid üzerindeki psikolojik tahlilleri üzerinde çok başarılı betimlenmiş; Müfid, kanıtlandıramasa da şüphe ve öngörüyle olanı biteni bilir ama bir yandan da bir kere saf duygularla sevmiş olduğu kadının üzerine kurduğu asılsız hayalin zihninde kaybolmamasının mücadelesini de verir. Bir taraftan her şeyi bilmek, kanıtlandırma arzusuyla yanıp tutuşurken diğer yandan hayal kırıklığına uğrama korkusu ile bilerek isteyerek hakikatten kaçar. İnsan psikolojisindeki tüm kontrast noktaları; sevinç–keder, var-yok, hareket-eylemsizlik, iyi-kötü gibi; tüm zıtlıkların vahdetini ruhunun derinliklerinde yaşamaktadır.
Tinsellikten madde dünyasına geçersek; Müfid ne kadar içe dönükse onun dayısı Sacid de bir o kadar dışa dönüktür. En belirgin olarak Fatih Harbiye romanında gözlenen klasik bir Doğu-Batı çatışmasının, yine bu romanda Dayı-Yeğen metaforları üzerinden verildiğini görüyoruz.
Pervin Karakteri:
Hastalıklı, kırılgan bir bünyeye ve ruha sahip, dışarıdan bakıldığında acınacak derecede aciz ve biçare görünümlü duran Müfid’in karşısına cemiyet ortamlarında varlığı her kimseye nüfuz eden, konuşmaya başladığında tüm dikkatleri üzerine çeken, fiziksel olarak kuvvetli ve dinç görünümlü ve sağlıklı bir duruşa sahip dayısı Sacid’i tam karşısına koymuştur romanında Peyami Safa . Tasvirlerinde zıtlıkları en ucuna kadar taşımış; Müfid’i neredeyse bir kadından daha yumuşak; dayısı Sacid’i ise erkekten daha sert tanımlamıştır.
Tam da bu birbirine zıt iki karakterin arasına da Pervin karakterini oturtmuştur. Pervin Sacid’de bulamadığını Müfid’de; Müfid’de bulamadığını ise Sacid’de aramaya kalkışır; birinin tam geldiği, diğerinde eksik gelir. Bu iki adam; yan yana geldikleri vakit, ancak tam bir erkeğin yerini tutabilir. Pek tabii ki böyle bir şey asla mümkün değildir; bu sebeptendir ki Pervin, arafta kalmış bir ruhu temsil eder. Arafta kalan bir insanın sonu ise varoluşsal sancılar içinde kıvranarak hiçliğe doğru savrulmaktadır.
Daha büyük çerçeveden bakıldığında ise Peyami Safa’nın hemen her romanında işlediği tipik bir Doğu-Batı çatışması arasında kalarak bocalayan ve en sonunda da hayatı kararan karakterlerin temsilidir, Pervin.
Roman kurgusuna sonradan dahil olan ve romana hikmetli felsefi bir derinlik katan Ali karakterine bakalım:
Ali Karakteri:
Romanın karakterlerinin en buhranlı anlarında ortaya çıkan kurtarıcı rolündeki roman kahramanıdır. Hikmetli telkinleri, olgun duruşu, hayata ve insanlara dışarıdan bakabilen gözlere sahip bakış açısıyla romanın felsefi derinlik yükünü sırtlar. Darda kalan Müfid’e bir akıl hocalığı misyonuyla yol gösterir, Müfid’in korlanmış ruhuna tazelik, ferahlık verir. Peyami Safa, psikanalitik bakış ağırlıklı roman karakterleri de kurguya sonradan bir şekilde dahil edince romanın lezzeti en üst noktaya erişiyor.
Herkesin Ali gibi bir dostu olmalı dedirten cinsten, söyledikleri ciddiye alınıp en az üzerinde iki kez düşünülmesi, idrak edilmesi gereken kıymetli bir roman karakteridir Ali.
Peyami Safa’nın romanlarında sıklıkla işlediği Doğu-Batı ikileminde Ali karakteri, Batı’yı temsil eder. Duygusal ve hayata bakış anlamında miskinliğe meyil veren kendi kendine ruhunu hantallaştıran insanlara yüksek olgunluk seviyesinin getirdiği kendine has anlamlı bir tebessümle gülümser.
SON SÖZ:Peyami Safa‘nın halet-i ruhiyesinin köklerinin derinliklerine inebilmek, psikanalizci motivasyonunun nelerden beslendiği hakkında birtakım fikirler edinebilmek ve özellikle de yazarın kült eseri olan Yalnızız romanını da okuyup onu daha iyi özümseyebilmek adına bir ön hazırlık kitabı olarak Şimşek romanını edinip okumuştum ama başlı başına beni benden alan bir roman oldu ve Peyami Safa’nın okuduğum romanları arasında en baş köşeye bu roman koydum. Sadece bir psikolojik bir roman olarak değil devrin insanlarının ve yaşanılan tarihi dönemin de bir tahlili kitap olarak da ayrıca okunmalıdır.
Bahsetmeden geçemeyeceğim bir husus daha var: Özellikle Vaniköy tasvirlerine bayıldım. Tasvirler o kadar canlıydı ki bana Eski İstanbul’da gezinti yapma isteği uyandırdı. Sanki okurken Virtual Reality (Sanal Gerçeklik) Gözlüğü takmışım da eski zamanda Eski İstanbul’u geziniyormuşum hissi verdi satırlar. O tarihlerde tam da orada olmak istedim.
Romanı bitirdikten sonra kafamda bıraktığı o büyük soruyu ise en sona sakladım:
Böylesi bir romanı 24 yaşındaki bir genç nasıl yazabilir?
Evet, Peyami Safa bu romanı yazdığında sadece ve sadece 24 yaşındadır (I.Baskı:1923). İtiraf etmek gerekirse 24 yaşında olsa olsa acemilik eseri olur diye fazla bir beklentiye girmeyerek başladığım kitabın umduğumdan çok çok daha iyi çıkması üzerine kısa bir sersemlik safhası geçirip ilk şoku atlattıktan sonra kitaba kaldığım yerden devam edebildim.
Tamam, iyi bir yazar ama 24 yaşında ergenlik çıkalı daha birkaç sene olmuş bir genç ne kadar iyi bir yazar olabilir ki diye düşünmüştüm. Daha önce de aynı hezimeti Albert Camus için de yaşamış 22 yaşında yazdığı Tersi ve Yüzü romanından beklentimi düşürerek okumaya başladığım halde kitabı ağzım açık bir halde bitirmiştim.
Bu küçük yaştaki adamlar neler neler yaşıyorlar da yirmili yaşlarında yaşını başını almış koca koca adamlar gibi olgunluk/yaşanmışlık seviyelerine bir anda tırmanıveriyorlar. Çok erken dönemlerde çekilen çok büyük acılar, zaman kavramını çok çabuk ileri sarıyor olsa gerek… Küçük yaşta çekilen dertler sonrası akıllarında kalan o büyük sorularla çevrilmiş zihinleri hep sanki:
Kader, kendisini niye pas geçmiştir?Hayat, bir oyunsa şayet neden bu oyunu daha en başında hükmen mağlup edilmişim gibi hayat bana davranmaktadır?Dünya’nın adaleti ve yasaları var mıdır? Varsa herkese adil işleyen bu yasalar, neden bana işlememiştir?Dünya, neden herkese adil davranmaz?
Bu sorularla zihnini yorup hayata küseceğine acılarını arkasına alıp edebi yetenekleriyle kendilerini taçlandırmayı bilen insanlardır ve yirmili yaşlarında böylesi yüksek kalibrede bir eser çıkartabilendir, Peyami Safa ve onun gibi erken olgunlaşan Yirmilikler.
Hadi diyelim ki Peyami Safa’nın erken dönem çektiği acıları otobiyografik eseri olan #k:373ndan az biraz biliyoruz. Peki ya sonrasında yazar oldu ünlendi de çok mu sefa içinde geçti? Hayır.
Genel bir hayat muhasebesi olarak Ara Toplamına baktığımızda; hayat, maalesef Peyami Safa'yı görünce başından savar gibi terslemiş, doğumundan vefatına kadar dertten kederden başını kaldırmamış, bir kez bile gün yüzü göstermemiştir . . .
Onun son dönemlerinde siyasi yazıları edebi yazılarının bir at başı önünde gider. Yine maddi sıkıntılar baş gösterir. Kıtlıklarla geçen bir hayata karşı geçmişten gelen bağışıklığı çok güçlü olsa da son zamanlarda Peyami'nin direnci artık eskisi gibi değildir. Yazmazsa aç kalacaktır, bunu bildiği için asla keyif için yazamamıştır. Bu durumdaki müşkül halde olan bir yazarın yerine kendinizi koyduğunuzda aslında oldukça acıklı bir tablo ortaya çıkıyor. Bir yazar için ne kadar hazin bir durum değil mi? Bununla kalsa yine iyidir lakin acıların en büyüğü henüz sırada beklemektedir; Oğlu Merve Safa Erzincan'da askerlik görevini yedek subay öğretmen olarak yaparken karaciğerinden rahatsızlanır, akut ve hepatit şüphesiyle hastaneye kaldırılır ancak kurtarılamaz. 22 yaşında çok genç bir ölüm ve bir baba için tarifsiz bir acı. Peyami Safa, hayatı boyunca çok acıya katlanmıştır ama bu seferki acı pek dayanılacak türden değildir. Evlat acısına dayanamayan Peyami Safa, 3 ay sonra bir beyin kanaması geçirir ve kendisi de oğlunun yanına gider. Acıların en büyüklerine en dermansızlarına katlanan Peyami Safa evlat acısına, yokluğuna dayanamamıştır.
Portekizli yazar Fernando Pessoa’nın şu cümleleri bana sanki Peyami Safa'yı tanımlıyormuş gibi geliyor:
"Hayattan çok az şey istedim - ama o, o kadarını bile esirgedi benden. Azıcık güneş, kırlar, bir lokma ekmek, bir lokma huzur, canımı fazla yakmayacak bir yaşama bilincim olsun ve bir de ne kimseye muhtaç olayım ne âlem bana muhtaç olsun. Bu kadarı bile esirgendi benden, hani yüreğimizin katılığından değil de, paltomuzun düğmelerini açmaya üşendiğimiz için dilenciyi başımızdan savarız ya, işte o şekilde."
Genel bir hayat muhasebesi olarak Ara Toplamına baktığımızda; hayat, maalesef Peyami Safa'yı görünce başından savar gibi terslemiş, doğumundan vefatına kadar dertten kederden başını kaldırtmamış, bir kez bile ona gün yüzü göstermemiştir . . .
Yine başka bir Portekizli Yazar José Saramago, asıl ‘’… ruh, gerçek büyüklüğünü en büyük sıkıntı anlarında koyar ortaya’’ diyerek bir insanın en büyük potansiyelini ortaya koymuştur ve Peyami Safa da çocukluğundan beri peşini bir türlü bırakmayan türlü türlü dertleriyle ruhunu durmaksızın beslemiş, ruhu da kalemi de gerçek büyüklüğünün köklerini yine buralardan alıp şahlanmıştır.
* * *
Yukarıda sorduğum sorunun cevabı budur:
24 yaşında yazılmış bir romanın hikâyesidir, Şimşek romanı. Hayatın Uğraşmayıp Başından Savdığı insanların yazdığı romanlar da bir o kadar yaşlarına göre büyük oluyor. Yaşını başını almamış yazarların romanları, yaşını başını almış koca koca insanlara böyle dönüşüveriyor. . .
Ruhunun gücünü ve kaleminin büyüklüğünü doğumundan vefatına kadar hiç bitmeyen çileli hayatından alan Peyami Safa’ya;
Sonsuz saygı ve minnetle . . .
Peyami Safa
(1899, İstanbul - 1961, İstanbul)
Engin Mavi