Maskeler tek bir yüze aittir.
10/10
·220 syf.··
Beğendi
·
2025 35. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 09 Nisan 2025 18:10
Japon edebiyatından şimdiye kadar okuduğum en iyi kitap bu. Bana çok şey düşündürdü, zihnimin açıldığını hissettim. Bir oyun oynuyormuş gibi heyecanlandım. Hikâyenin ve karakterin yaşattığı gizemden, şüphelerden, meraktan ve entrikadan zevk aldım. En güzeli de kitabın birçok zıt fikri kafamda çarpıştırmasıydı, ki edebî eserlere beni en çok çeken şeylerden biri budur. Edebiyatta manyak insanların zihinlerini okumayı çok seviyorum (insan kendisi gibisine edebiyatta rastlamayı seviyor, malum). Manyak insanlardan kastım fazla detaycı, analizci, çok düşünen insanlar. Bazı yazarlar bunun dozunu kaçırıyor bence. Mesela Thomas Bernhard bence manyak bir zihni güzel yansıtsa da çok tekrara düştüğü için dozunu kaçırıyor. Marcel Proust da bir derece öyle, ama ona rağmen kalemi çok etkileyici. Fakat Fyodor Dostoyevski, Oğuz Atay, Şule Gürbüz ve -bu kitabından edindiğim izlenimle- Kobo Abe bahsettiğim manyak insanların zihinlerini gerçekten şahane aktarıyorlar. Gelelim kitaba. Yüzün insanla ilişkisine dair okunacak en iyi edebî eserlerden biri Başkasının Yüzü'dür bence. Peki nedir bizi yüzümüzle bu kadar haşır neşir yapan şey? Bir gün içinde bile hiç aynaya, aynada kendi yüzüne bakmayan var mıdır? Pek sanmam. Bizim biz olduğumuza inanmamız için yüzümüze bakmamız gerekir sanki. Sanki nasıl bir tiple insan içine karışacağımızı öngörmemiz, "Bugün daha çirkinim", "Bugün daha güzelim" ya da "Bugün daha yorgunum" kararına varmamız ve günlük modumuzu buna göre oluşturmamız gerekir. Bizi içten içe bu ikna ediciye, aynaya iten bir şey var! Yüzümüzü görmeye... Narsisizmimizi besleyen, bizi biz yapan ve biz olduğumuza inandıran en önemli unsurlardan biri yüzümüz olsa gerek. Yüzümüz bizim ötekilere açılan kapımızdır. Duygularımız ve imalarımız yüzümüzle açığa çıkar. Kaşımızı olması gerekenden biraz fazla çatsak, yüzümüzde milimetrik bir kasılma oluşsa karşımızdaki bu değişimi fark edebilir. Ne hissettiğimizi, ne düşündüğümüzü sorgulayabilir. Tek bir yüz üzerindeki değişimleri fark edebildiğimiz gibi, binlerce yüzü de birbirinden ayırt edebiliriz. Tanıdığımız ya da tanımadığımız yüzleri, birbirine benzer ya da farklı yüzleri ayrı ayrı sınıflandırabiliriz. Tahmin ettiğimizden büyük yüz analistleriyiz. Nitekim beynimizde yüz tanıma için özelleşmiş bir bölge bile var: Fusiform yüz bölgesi. Ötekilere açılan kapı demek bize açılan kapı demek. Ötekilerin gözünden kendimize bakarız. Jacques Lacan'ın da dediği gibi, biz aslında ötekilerle kendimiziz. Ötekilerin bize bakışlarından çıkardığımız şey kendimizin var olduğudur çünkü. Ve yüzümüz, ötekilerle olduğu gibi kendimizle olan ilişkimizi de şekillendirir. Yüzümüz, ruh dünyamızı bizim düşündüğümüzden çok daha fazla etkiler. Kendimizi güzel görüyorsak -ki bu da biraz ötekilerin bizi nasıl gördüğüne bağlıdır- daha mutlu, daha özgüvenli, daha enerjik hissedebiliriz. Yüzümüzdeki herhangi bir yara, sivilce, siyah nokta bir anda bizi güzel hissetmekten alıkoyduğu gibi üstün hissetmekten de men edebilir. İnsanların bizi ilk olarak dış görünüşümüzle, iletişim kurduklarında da en çok yüzümüze baktıklarını ve yüzümüzle yargıladıklarını biliriz çünkü. Yüzümüz toplumdaki kimlik kartımızdır. Irkımız, göz, burun ve ağız yapımıza göre kimlere benzediğimiz ve hangi memleketten olduğumuz yüzümüzden anlaşılabilir. Öte yandan toplum bize yüzle ilgili cinsiyete, kültüre ve zamana göre değişen estetik standartlar dayatır. Mesela günümüzde kadınlar için küçük ve kalkık burun, kalkık kaşlar, büyük dudaklar ve gözler ideal görülür. Bu standartlara uymayan kadınlar toplumsal standartların getirdiği baskı yüzünden ister istemez kendilerini çirkin hissetmeye meyleder ve estetik cerrahiye yönelirler. Böylece tek tipleşmiş kadın yüzleri toplumda çoğalır. Makyaj da bir diğer toplum standardıdır. Örneğin yüzdeki kusurların toplum içinde kapatılması ya da her bakımlı kadının makyaj yapması gerektiğine yönelik toplumsal baskı, kadınları makyaj yapmaya iter. Bu da makyajla maskelenmiş yüzlerin artmasına neden olur. Yani yüzün psikolojik olduğu gibi sosyolojik bir rolü de vardır. Yüzle ilgili genel bir giriş yaptıktan sonra biraz da romanın içeriğinden bahsedeyim. Hikâyede kitabın ana karakteri yani bir kaza sonucunda yüzü ağır hasara uğrayan bir bilim adamı, sargılı bir yüzle hayatını sürdürmek istemediği için titiz çalışmaları sonucunda kendine gerçekçi bir maske yapıyor. Biz de bu ana karakterin karısına yazdığı defterlerden onun zihin dünyasına tanık oluyoruz. Yüz ve maskelere dair bir gerçeklik sorgulamasına itiyor bizi yazar. Yüzümüze bir maske taksaydık sırf bu yüzden farklı bir kişiliğimiz olur muydu? Biz maske takdığımızı bilsek de başkalarının bizi başka biri olarak tanıması, kendimiz olarak tanıdıkları duruma göre hiçbir şeyi değiştirmez miydi? Bu maskeler bana biraz sosyal medyayı çağrıştırdı. Sosyal medyada aslında süreki bir maskeyle ya da maskelerle dolaşıyoruz. Gerçek dünyada olduğumuz kişinin aynısı olmamız mümkün değil. Olduğumuzdan belki daha dışadönük, daha arkadaş canlısı, belki daha patavatsız, daha agresif, daha kibar ya da daha kaba görünüyoruz. Böylece gerçek hayatta yapamadıklarımızın bizde yarattığı dürtü, duygu ve düşünceleri sanal yoldan açığa çıkararak tatmin edebiliyoruz. Ama maskelerimizi taktığımız tek yer sosyal medya da değil. Günlük hayatta da bunu yapıyoruz. Herkesin yanında farklı davranıyoruz, tek başımıza kaldığımızda ise daha farklı biriyiz. Bu kadar fazla soyut maske takıp çıkardığımıza göre eğer yüzümüze gerçekten bir maske taksaydık bence ister istemez bir şeyler değişirdi. Fakat bir yandan da kendimizin tamamen dışına çıkmamız da mümkün değil. Çünkü maskelerimiz olsa da ardında tek bir zihin, tek bir benlik ve kişilik var. Yani istediğimiz kadar farklı maske takalım, ötekilerin bizi ve bizim kendimizi tanımladığımız ortak yönler bizim kişiliğimizi tutan şey ve bizi tek bir kişi haline getiriyor. Yani maskelerimiz biz olmadan birer hiç, ama biz de maskelerimiz olmadan yaşayamayız. Maskeler araçtır, kendimizi sunmak amacıyla tutunduğumuz bir araç. İşte romanın ana fikri bu. Yazar romanın fikirsel altyapısını iyi temellendirdiği gibi olay örgüsünü de diri tutmuş, meraklandırıyor ve şaşırtıyor. Ana karakterin iç dünyasını ve çatışmalı dürtülerini de çok ustaca ele almış. Ana karakterin psikanalitik derinliği roman boyunca göze çarpıyor. Yüzüne taktığı maskeden sonra yeni bir yüz edindiği için yaşadığı kimlik karmaşasını, insanların onu yeni yüzüyle tanıyıp tanımadığına dair şüphelerini ve karısına karşı hissettiği derin kıskançlıkları okuyoruz en çok. (Bu arada ana karakterin duygularına kıyasla dürtüsel tarafı biraz ön planda ancak bence bu dürtüselliği -örneğin Haruki Murakami'nin kitaplarında olduğu gibi- rahatsız edici biçimde aktarılmıyor. Ama yine de belirtmeliyim ki az da olsa cinsel betimlemeler var kitapta). Ana karakter kitap boyunca yüzüyle ve kişiliğiyle ilgili birçok kararla boğuşuyor ve birçok karar alıyor. Başta yüzü olmadan, sargılı bir yüzle yaşamaya devam etmesi gerektiğini düşünüyor ve yüzün bir ambalaj olduğuna, insanı o kadar da etkilememesi gerektiğine yönelik fikirler savunuyor. Aslında bireyin geleneksel kalıplara ve toplumsal ön yargılara bir isyanı bu. Yüze bakılarak yapılan sınıflandırmalara, ırkçılığa, çirkinliğe, güzelliğe, özgüvensiz ya da özgüvenli görünümlere bu şekilde karar verilmesine ve insanların ötekileri yüzlerine göre muamele etmesine karşı çıkıyor. Yüze büyük önem verildiğinde ruhun hiçe sayıldığını düşünerek bu tutumu eleştiriyor. Ama içten içe hissediyor ki insanlar yüzsüzken bir hiçten pek farkları yok, kim oldukları ayırt edilemiyor. Oysa insanlar bir kişiyi zihinlerinde canlandırırken yüzleriyle canlandırır. Ve yüzünü yitiren bir kişiyi de eskiden var olan yüzüyle hatırlıyorlar ancak o yüz artık sadece bir hatıradan ibaret kalıyor. Yüz ise bir anda varlık katıyor insana. Maskeden oluşsa dahi, bir yüz insanı ötekiler için belirli bir kişi yapan şey. Ana karakter bunları idrak edince kararını değiştirerek kendine bir maske yapıyor. Maskeyi ilk taktığında doğal olarak yabancı birine bakıyor gibi hissediyor. Zamanla da kendi kişiliğinin maskeyle uyumlanan yeni bir kişiliğe evrildiğine inanmaya başlıyor. Bu yeni kişilik aslında karakterin bilinçdışındaki yıkıcı yönlerini ortaya sermek istediği –ama bunu gerçekten istemediğini, maskenin buna neden olduğunu öne sürdüğü– bir kişilik. Bu yıkıcı dürtüler elbette toplumun yüzsüz bir insana olan dışlayıcı ve kötücül bakış açısına olan nefretinden kaynaklanıyor. Kitaptaki tema yazarın diğer kitabı olan Kutu Adam'dakine benziyor. Bakmak ve bakılmak, bireyin dış görünüşü üzerinden ötekilerle kurduğu ilişki ve gizlenerek ötekileri izleme durumu iki kitapta da ortak. Ama Kutu Adam'daki işleyiş bence çok sorunlu. Bu kitap ise yazarın daha önce yazdığı bir kitap olmasına rağmen Kutu Adam'dan katbekat iyi bence. Ezcümle, yüzümüze bir kez de bu kitaptan bakmış olalım, derim ben. Bizi biz olduğumuza inandıran aynalar kadar sahici bu nitelikli eserden.
Japon Edebiyatı
Başkasının YüzüKobo Abe · Monokl Yayınevi · 2018489 okunma
··
642 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Dazai için duygu aktarımının iyi olmadığını yazmışsınız, bende Başkasının Yüzü kitabı için öyle düşündüm, daha felsefik, sahte yüzleri anlatan bir şey bekledim, sanki kişinin imajını anlatıyor, anlattıklarından bilmediğimiz birşey yok gibi geldi kötü değil, derinlikli bulamadım, Dazai için söylediklerinize katılıyorum gerçek yaşamından kesitler olduğunu düşünüyorum. Kitaptan alıntı "yaşamım utançlarla doludur, hatta insan yaşamının ne olduğu hakkında bir fikrim yok." Dazai'nin karamsarlığının tesadüfi olmadığını onun için tanıdık olduğunu düşünüyorum. Sonunda da intihar etmiş üstelik bir kadını da ikna ederek birlikte. Yozo karakterinin bizzat kendisi olduğu kanısındayım. Bende uzattım güzel oldu paylaşım teşekkür ederim
Monsilya
Gönderi Sahibi
Yılmaz Çakır evet, olabilir. Hepimizin edebiyattan beklentileri farklı, sizin beklentiniz kitapla uyuşmamış olabilir. İşin ucu zevk meselesine gelip dayanıyor. Ama iyi ki de böyle. Böylece kitaplara kendi pencerelerimizden yeni renkler katıyoruz. Yazarın yazdığından bağımsız, okurların kurduğu binlerce kitap daha çıkıyor ortaya âdeta. Ve birimiz bir kitabı neden beğeniyor, öbürümüz neden beğenmiyor, bunları tartışınca esere daha geniş ve nesnele yakın bir gözden bakma fırsatına erişebiliyoruz. Bu konuda tartışmak güzeldi. Teşekkür ederim. :)
Japon edebiyatından okuduğum en iyi eser demişsiniz, Osame Dazai'nin İnsanlığımı Yitirirken'i öneriyorum, bu kitap çok derinlikli gelmedi şahsen.
Monsilya
Gönderi Sahibi
Yorumunuz için teşekkür ederim. Açıkçası Japon edebiyatından birçok kitap okuduğum için bu kıyaslamayı yapmıştım zaten. İnsanlığımı Yitirirken en bilinen Japon edebiyatı kitaplarından biri ve onu da okumuştum. Belki bir kez daha okuyup değerlendirmeliyim, üzerinden çok zaman geçti. Ama ben Osamu Dazai'nin tarzından pek hoşlanmıyorum, kitapları beni çekmiyor. Genel olarak düşündürücü, derin ve duygu aktarımı iyi kitapları daha çok seviyorum. Osamu Dazai'nin ruh dünyasını anlamakta zorlanıyorum. Duygu aktarımında da iyi olmadığını düşünüyorum. Kitaplarında gösterdiği karamsarlık çok yüzeysel geliyor bana, intihar meyli de. Belki de karamsar bakış açısına sahip ve bunu edebiyata çok daha iyi yansıtan yazarlar okuduğum içindir (Oğuz Atay, Şule Gürbüz, Pessoa vs.) Her neyse, Başkasının Yüzü ise yüzün insan psikolojisindeki işlevini inanılmaz iyi anlatan kitap bence. Bu konuya ilgim yoğun olduğu için de olabilir ancak kurgusu, psikolojik tahlilleri ve analizleriyle benim için epey etkileyici bir kitaptı. Kusura bakmayın, uzattım biraz. Yine de İnsanlığımı Yitirirken'i bir kez daha okumak konusunda düşüneceğim. 🙏🏻