Yalnız Kadınlar Arasında, Kitap Simyacıları kulübüyle birlikte Nisan ayında okuduğumuz bonus kitaptı. Ana kitabımızın yanı sıra, isteyenlerle birlikte Pavese’nin bu kısa ama çok katmanlı metnini ele aldık ve her bir satırında suskunlukların ne çok şey söylediğini konuştuk. Bu, yazarla ikinci karşılaşmamdı; ilk yolculuğum Tepedeki Ev ile olmuştu. Aslında Pavese’ye başlanacak kitap, Yaşama Uğraşı olmalıydı belki de; ama bazı yazarlarla tanışıklıklar, hayat gibi, tersinden yazılır. Olsun. Şimdi onun tüm eserlerini okumaya kararlıyım; çünkü bazı yazarlar, insana yalnızca hikâye değil, iç sesini de geri verir.
Clelia: Yalnızlığın Tırnak İçindeki Hâli
Clelia, dışarıdan bakıldığında ayakta duran, işi gücü yerinde, “başarılı” bir kadındır. Ancak o, başkalarının düşlerini giyinmiş bir gölgede yürür gibidir. Bu ‘uyum’, onun içselleştirdiği süperegonun sesidir aslında; toplumun ve ailesinin beklentileriyle örülmüş bir iç kale. Ama kale ne kadar sağlam olursa olsun, içi boşsa yankı verir. Clelia’nın yankıları, duygusal yalıtım savunma mekanizmasıyla karşımıza çıkar: hisseder ama dokunmaz, görür ama katılmaz. Pavese, onu kendi duygularından kaçarken bile zarafetle yürüyen bir kadın gibi çizer.
Rosetta: Anlamsızlığın Sessiz Arkeoloğu
Rosetta, Pavese’nin romanındaki en kırılgan varlıktır. Onun yaşamı, bir varoluşsal boşluğun parantezinde geçer. Anhedoni, hayatını sarmış bir sis gibidir; ne aşk ne sanat, ne dostluk ne sohbet—hiçbiri bu sisi delemez. Viktor Frankl’ın “anlamsızlık” dediği yerden bakarsak, Rosetta’nın intiharı bir eylemden çok, bir sessizlik biçimidir. Thanatos’un çağrısı, onun için yaşamın tüm uğultularından daha gerçek gelmiştir.
Momina ve Nene: Arafta Kalmanın Kadın Hâlleri
Momina ve Nene, rollerle benlik arasına sıkışmış iki kadın figürü. Momina, başkalarının ona biçtiği rolleri kendi kimliğiymiş gibi taşır; yansıtmalı özdeşim bunun adı. Nene ise bağlanma kuramlarında kaygılı-kaçıngan diye anılan o tanıdık döngüde salınır: hem yakınlık ister, hem de korkar. Bu iki karakter de, maskelerini çıkarmaya kalktıklarında altlarında ne olduğunu bilemedikleri bir boşlukla karşılaşırlar.
Clelia’nın Yabancılaşması: Kendiliğin Aynasız Hâli
Clelia’nın iç dünyasında yankılanan yalnızlık, yalnız bir şehirde tek başına yürüyen bir kadının yalnızlığı değil; aynasız kalmış bir benliğin çöküntüsüdür. Kohut’un deyimiyle, yeterli ayna işlevi görmeyen nesnelerle büyüyen biri, kendini dünyaya karşı sağlamca konumlandıramaz. Clelia’nın da benliğinde bu kırılganlık var; o yüzden hep dış başarıların ardına saklanıyor. Fakat hiçbir ödül, benlik bütünlüğü kadar doyurucu değil.
Kadın = Melankoli mi?
Roman boyunca Pavese’nin tüm kadın karakterlerini hüzün, boşluk ve iletişimsizlikle örmesi, bir “kırılganlık estetiği” mi yaratıyor, yoksa gerçek bir kadın deneyimini mi aktarıyor? Rosetta’nın intiharı, Momina’nın maskesi, Nene’nin korkuları… Bunlar kadınların iç sesiyle mi anlatılmış, yoksa bir erkek yazarın kadına yüklediği suskun imgeler mi? Simone de Beauvoir’ın “Kadın yazılmaz, yaratılır” sözünü buraya not etmek gerek.
Erkek Bakışı mı, İçten Bir Tanıklık mı?
Clelia anlatıcı ama aynı zamanda bir gözlem nesnesi. Bizi zihnine davet ediyor gibi, ama bu zihin de sanki dışarıdan estetikleştirilmiş bir labirent. Pavese, Clelia’ya gerçekten kulak veriyor mu, yoksa onu duygusal alegorilerin taşıyıcısı olarak mı kurguluyor? Bu sorular, feminist eleştirinin o hep canlı damarından besleniyor: “Kadın karakter gerçekten var mı, yoksa yazarda mı?”
Kadınlar Arasında: Sessizlikten Örülmüş Bir Ağ
Romanın kadın karakterleri bir araya geliyor, vakit geçiriyor, konuşuyor… ama aralarında hiçbir bağ kurulamıyor. Yardım isteyen yok, yardım edebilen yok. Pavese burada kadınlar arası ilişkilerin kırılganlığını mı eleştiriyor, yoksa kadın dayanışmasının ihtimalini bile yok sayan bir kurgu mu kuruyor? Belki de her şeyin temelinde, yazarın kadın yalnızlığını kendi yalnızlığı üzerinden inşa edişi yatıyor.
Cesare Pavese’nin Yalnız Kadınlar Arasında romanı, Jung’un gölge ve persona kavramları üzerinden derin bir psikolojik çözümleme sunar. Persona, bireyin toplumun beklentilerine uyarak dışarıya gösterdiği maskedir. Clelia, güçlü ve bağımsız bir kadındır, ancak bu maskenin ardında yalnızlık ve içsel kaybolmuşluk yatar. Gölge ise, bastırılmış duyguların ve kimliklerin bilinçdışına yerleşmesidir. Clelia’nın içsel çatışmaları, dış dünyada güçlü görünse de, içsel dünyasında bir boşluk hissi yaratır.
Romanın intihar teması, varoluşsal bir çıkmazın sonucudur. Karakterlerin içsel dünyasında, bastırdıkları duygular ve kimlik sorunları intihar gibi dramatik bir sonuca yol açar. Özellikle Rosetta karakterinin intiharı, kimlik bunalımının ve varoluşsal boşluğun simgesidir. Onun intiharı, bir kaçış değil, yaşamın anlamsızlığını kabul etme biçimi gibi görünmekte.
Bu noktada, Yalnız Kadınlar Arasında’yı yalnızca bir roman olarak değil, bir zihin haritası, bir psikanalitik izlek ya da toplumsal cinsiyetin yankılandığı bir anlatı alanı olarak okumak mümkün hale geliyor. Pavese’nin kadın karakterleri aracılığıyla anlattığı melankoli ve yabancılaşma hâli, kişisel bir varoluşsal bunalımın cinsiyetlendirilmiş izdüşümü gibi duruyor. Bu nedenle, metne dışarıdan bazı kaynaklarla yaklaşmak; onu hem tarihsel bağlamına yerleştirmek hem de psikolojik ve toplumsal boyutlarını anlamak açısından oldukça besleyici olabilir.
İkinci Cinsiyet (2 Cilt Takım)Simone de Beauvoirİnsan ve SembolleriCarl Gustav JungKadın DehasıJulia KristevaSırça FanusSylvia PlathKadın Kahramanın YolculuğuMaureen MurdockKadınların KöleleştirilmesiJohn Stuart MillKadınlık mı Annelik miElisabeth BadinterZalim İyimserlikLauren BerlantKadınlardan Nefret Eden Erkekler ve Onları Seven Kadınlar
Kitaplığımdaki Cesare Pavese kitaplarım
Yaşama UğraşıGeceleri, SokaklardaYalnız Kadınlar ArasındaTepedeki Ev