[17.BÖLÜM]: Son Söz Kitabın ilk göze çarpan özelliği atmosferinin şaşırtıcı derecede samimi ve canlı oluşu. Okumaya başladığınız anda romanın çekim gücü sizi yavaş yavaş içine alıyor ve bir süre sonra kendinizi bu dünyanın doğal bir parçası gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Olağanüstü olaylar, birbirine benzeyen her biri ayrı kaderler, yaşayan karakterler, çarpık ilişkiler, bilimsel icatlar, çingeneler, falcılar, büyücüler, kehanetler… Tüm bunlar öylesine doğal bir akış içinde anlatılıyor ki, bir noktadan sonra gerçek ile düş arasındaki o sınır silikleşiyor ve okur olarak kendinizi yalnızca izleyen biri değil, sanki o dünyanın içinde yaşayan biriymiş gibi hissediyorsunuz. Ben de bir noktadan sonra kendimi bu ailenin bir parçasıymışım gibi düşünmeye başladım. Roman karakterlerini kendinizle öylesine içselleştiriyorsunuz ki, Buendía ailesiyle herhangi bir kan bağım olmamasına rağmen bir an için kendimi Enginadio Maviliano Buendia olarak hayal ederken buldum. Bir albaylığa yükselemeyecek olsam bile bir onbaşılığa da razıydım doğrusu; yeter ki bu büyülü kurgunun bir yerinde ben de bulunayım. Belki de romanın en güçlü yanı tam da burada yatıyor: Okuru yalnızca bir tanık olarak bırakmıyor, okuru roman dünyasıyla içselleştirerek hikâyenin görünmez sakinlerinden biri hâline getiriyor. Kitabın dili hiç mi hiç ağır değil. Her nesil çocuklarına önceki nesillerin isimlerinin verildiği bu romanda zaman zaman kimin kim olduğunu ve hangi kuşağın zamanında bulunduğumuzu takip etmek zorlaşabiliyor soykütüğüne hakim oldukça ona da bir süre sonra alışıyorsunuz zaten. İsimlere aklınız takıldıkça kitabın başındaki soyağacına göz atabilir veya not tutarak ilerleyebilirsiniz. Daha da ötesi ben bu konuda Netflix’ten de destek aldım. Bu yüzden bu romanı okumadan önce romanın çok başarılı bir temsili olan Netflix dizisinin izlenmesi, kafanızda roman karakterlerinin tam olarak oturmasını sağlayacaktır; kendi adıma ben bu sayede rahat bir okuma yaptım diyebilirim. Ayrıca sözü hazır gelmişken Netflix dizisini de çok başarılı bulduğumu belirtmeliyim. Normalde kitap-film-dizi eşleşmelerini yetersiz bulan birisiyim ve mümkün olduğunca da kitabın özgün lezzeti kaçmasın diye film/dizi versiyonlarından uzak durmaya çalışırım ancak Netflix dizisindeki usta oyunculuk, roman karakterlerinin kitaptakiyle birebir temsil edilmesi, prodüksiyon, dekor… vs herşeyden de önemlisi Gabriel Garcia Marquez’in büyük mirası olan bu kült eserinin orijinal içeriğine sahip çıkılması adına dizinin yapımcı firması takdire şayan bir iş çıkarmış. Bence dizisi her bakımdan çok başarılı bir roman temsiliydi. Ancak Marquez’in bu kült romanının şifrelerini, yazarın okurlarına aktarmak istediği derin mesajlarını, arka planında çalışan örtülü anlamlarını elbette Netflix size veremez. O kısmı da hacmi itibariyle yüzyıllık incelememde :) ben tamamlamaya gayret ettim. Umarım layık olabilmişimdir. Yalnızlıkları, yazdıkları eserlerinde oldukça hissedilen ünlü yazarların kitaplarını okumuştum ve her birinin yalnızlıkları farklı farklıydı. Friedrich Nietzsche’nin, Arthur Schopenhauer’in yalnızlığı farklı, Tezer Özlü'nün farklı, hayranı olduğum Haruki Murakami'nin roman karakterlerinin yalnızlıkları hep farklı farklı idi. Ancak bir insanın yalnızlığından başlayarak tüm ülkeye, oradan tüm kıtaya ve evrene uzanan tüm insanlığın yalnızlığını anlatan böylesi geniş kapsamlı bir yalnızlık romanını daha önce hiç okumamıştım. Tam 6 kuşak 100 yıllık bir aile tarihini hiçbir ayrıntıyı atlamadan kurgulayarak anlatabilmek, hiç de kolay bir iş değil. Hepsinin doğumundan ölümüne kadar hayatlarının anlatıldığı bu kitabı okurken kuşak geçişleriyle birlikte aynı zamanda insanlık tarihinin başlangıcından itibaren süregelen insanlığın yalnızlığını da okumuş oluyoruz ki zaten Gabriel Garcia Marquez’in romanındaki yalnızlık, yüzeyde anlaşılan yalnızlıktan çok daha farklı türden bir yalnızlıktır; insanın yalnızlığı, Yüzyıllık Yalnızlık değil binlerce yıllık yalnızlıktır; 1 değil 10 değil 100 değil mazisi çok daha öncelerine dayanan 100’lerce yüzyıllık bir yalnızlık …. Tam da bu sebepledir ki Yüzyıllık Yalnızlık romanı aslında bir İnsanlık Tarihi Romanı’dır ve daha da ötesi insanlık tarihinin başlangıcından bu yana süregelen bir İnsanlığın Kolektif Bilinçdışı romanıdır. Bilinçdışıyla yüzleşmeden yapılan bir kaçış ve Carl Gustav Jung’a rahmet okutan yapıttır,Yüzyıllık Yalnızlık’ta kaçılan şey (gölge), sonunda bumerang gibi geri döner. Her kuşak, aynı hataları işler. Çünkü Buendía ailesi, kendi gölgesini asla kabul etmez. İçlerinin en derinliklerindeki karanlığı tanımak yerine onu sürekli bastırırlar, hep görmezden gelinir bir türlü aydınlatılmak istenmeyen o karanlık mahlȗk ve bu bastırma mekanizması, kolektif bilinçdışında gittikçe büyüyerek her kuşakta yeni bir lanet biçiminde tekrar ve tekrar geri döner. Macondo’nun sonunda her şeyin “rüzgârla silinip yok olması”, Carl Gustav Jung’un “entegrasyon gerçekleşmediğinde, bilinçdışı tüm düzeni yok eder” tezinin romanlaştırılmış halidir de diyebiliriz bu romana. Bu zincirin kilidini açabilmenin iki adet anahtarı vardır: Bir tanesi Şimdiki Zaman’da saklıdır. Engin Geçtan Hocamızın da dediği gibi: ‘’Şimdiki zamanın hem geleceği hem de geçmişi içerdiğini görmezden gelen toplumların bireyleri ise evrensel olma niteliğine ulaşamazlar.’’ (Sayfa 183, İnsan Olmak). Yaşadığı anın hem geçmişten beslendiğini hem de geleceği şekillendirdiğini fark etmeyen toplumların insanları, evrensel bir bakışa sahip olamaz. Bu zamanın üç halkasını algılayamamış toplumlar, kendi toplumunun dışındaki dünyayı anlamakta da yetersiz kalır. Zamanla da yitip giderler. ‘’Ne harabiyim ne harabatiyim, Kökü mâzide olan âtîyim.’’ diyen Yahya Kemal Beyatlı gibi ben kökleri geçmişte olan bir geleceğim diyebilmelidir, geleceği kurma gücünü de maziden, yani tarihten/yaşanmış tecrübelerden alabilmeli, kendine bunlardan bir ders çıkartarak ileri adım atabilmelidir insan. Anahtarın ikincisi ise ulusların toplumlardan değil bireyden/insandan oluştuğu gerçeğidir. Ulus, tek tek insanların oluşturduğu aynı heyecan ve gaye paydasında birleşmiş olan büyük kitlelerdir. Ulusların işleyişi, bireyden farklı değildir. Uluslar da aynı insan gibidir; kırılganlıkları, pişmanlıkları, trajedileri, sevinçleri ve hüzünleri vardır. Çokça da kandırılırlar ve kandırıldıkça da özgüvenini yitirirler. İnsana özgü hatalarını, arzularını, zayıflıklarını taşır, insan olabilmenin yükü altında ezilen her bir birey, insanlığın ağır yükü altında ezilir. Bu sebeptendir ki bir ulusu anlayabilmenin yolu, o ulusun insanına bakmaktan, #k:27954k’tan geçer. Honore de Balzac’ın dediği gibi: "Uluslar insandan ne daha akıllı, ne de daha güçlüdür; yazgıları da aynıdır. Biri üstüne düşünmek, ötekiyle de uğraşmak anlamına gelmez." Size de öyle değil mi? . . . * * * Hiç bitmesin istedim. Hep öylece, yüzyıllarca devam etsin, sürsün gitsin bu kitap… Buendia Ailesi üyesinin şayet hayatta kalan bir ferdi varsa belki bir yerlerden çıkıp geliverir de bu roman daha da sürüp gider diye bekleyesim tuttu bir süre. Ancak kimse yolun başında gözükmeyince anladım ki bu kitap da burada bitmiştir. Tam kitabın kapağını kapatacakken benden evvel aralık kalan penceremden aniden süzülen sert bir rüzgâr hamlesi benden daha önce davranarak dalgın dalgın tuttuğum kitabın kapağını çoktan kapatıvermişti bile. Buendia Ailesi, tarih sahnesinden tamamen silindikten sonra bomboş kalan topraklar üzerinde aylak aylak esen bir tutam nefeslik rüzgâr artığı mıydı o penceremden içeri süzülen? İşte onu bilemedim . . . Ancak bildiğim tek bir şey vardı: Hem büyülü hem de gerçekti . . . Engin Mavi
Edebiyat
·
69 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.