Huzursuzluğun Kitabı bir hayat anlatmıyor. Daha sert bir şey yapıyor: yaşayamama hâlini estetize ediyor.Fernando Pessoa burada bir karakter kurmuyor; bir bilinç kuruyor. Ve o bilinç sürekli aynı yere dönüyor: eylemsizlik. Ama bu bir başarısızlık gibi sunulmuyor. Aksine, sanki bir üstünlükmüş gibi işleniyor. Dünya sıradan, insanlar yüzeysel, hayat banal… O yüzden geri çekilmek neredeyse bilinçli bir tercih gibi duruyor.
Ama mesele tam da burada problemli.
Çünkü kitap, yapamama hâlini analiz etmiyor;
onu meşrulaştırıyor.Emil Michel Cioran’ın şu cümlesi bu metnin ruhuna fazla iyi oturur: “Yaşamak için sebeplerimiz yoksa, yaşamamak için de yoktur.”
Pessoa’nın dünyasında da benzer bir askıda kalma hâli var. Ama Cioran o boşluğu bir uçurum gibi gösterir; Pessoa ise o boşluğu bir oda gibi döşer. İçine yerleşir. Hatta konforlu hâle getirir.
Bu yüzden metin bir noktadan sonra şuna dönüşüyor: hareketsizliğin poetikası.
Tekrarlar bilinçli, evet. Ama aynı zamanda sınırlayıcı. Çünkü zihin açılmıyor, genişlemiyor; sadece kendi içine kıvrılıyor. Bu noktada Kafka’yı hatırlamak gerekir. Kafka da sıkışmayı yazar ama o sıkışma bir gerilim üretir. Pessoa’da ise gerilim yoktur; sadece sürekli ertelenen bir varoluş vardır.
Robert Musil, “ Niteliksiz Adam 1 ve Niteliksiz Adam 2”da modern insanın karar verememe hâlini anlatır ama o kararsızlık bile bir düşünsel hareket üretir. Pessoa’da ise hareket bile askıya alınır. Düşünce, eylemin yerine geçmez; eylemin yokluğunu örter.
Ve belki de en rahatsız edici tarafı şu:
Kitap, hayattan uzak durmayı bir tür incelik gibi gösteriyor.
Oysa bu incelik değil.
Temas edememek.
Bu noktada Friedrich Nietzsche’nin sert bir ayrımı devreye girer: “Yaşamak için nedenleri olan kişi, hemen her nasıla katlanabilir.”Fernando Pessoa’nın metni ise bu nedenleri üretmekle ilgilenmez. Tam tersine, nedenlerin gereksizliğini ima eder. Bu da okuru tehlikeli bir yere çeker: anlam aramak yerine, anlamsızlığı benimsemek.
Ama asıl mesele şu: Bu bir farkındalık mı, yoksa rafine bir kaçış mı?
Çünkü insan hayatla temas edemediğinde iki şey yapabilir: ya bunu aşmaya çalışır ya da bunu bir kimlik hâline getirir.
Pessoa ikinci yolu seçiyor.
Bu yüzden Huzursuzluğun Kitabı bir roman değil, bir sığınak. Ama iyi bir sığınak değil.
Çünkü içeri girdikten sonra çıkmak istemiyorsun.
Ve bu, edebiyatın en tehlikeli biçimlerinden biri: okuru dönüştürmek yerine, onu bulunduğu yerde haklı hissettirmek.
Sonuçta geriye şu kalıyor: Hayatı anlamaya çalışan bir zihin değil, hayatı yaşamamak için kendine gerekçe üreten bir zihin.