Bugüne kadar okuduğunuz/dinlediğiniz hiçbir masala bu gözle bakmadınız. Bundan sonra karşınıza çıkan hiçbir masal da size eskisi gibi gelmeyecek…
“Çirkin ya da güzel olmanın bir önemi yok aslında, hepimiz aynıyız.”
Geçiyorum tahtanın karşısına, karşımda çocuklar… “Masal genellikle halkın meydana getirdiği, hayale dayanan, sözlü gelenekte yaşayan, çoğunlukla insanlar, hayvanlar ile cadı, cin, dev, peri vb. varlıkların başından geçen olağanüstü olayları anlatan edebî türdür.” “Genellikle mutlu sonla biterler, iyiler ödüllendirilirken kötüler cezalandırılır.” Bir öğrencim kalkıp soruyor sonra, “Öğretmenim, mutsuz sonla biten masal olur mu?” Donarak ölen Kibritçi Kız geliyor aklıma, ateşe düşerek eriyen Kurşun Asker, denizköpüğüne dönüşen Küçük Deniz Kızı. Ama çocukların elinden masal kahramanlarını da alırsak geriye ne kalır ki? “Mutlu sonla biten masal yoktur, insanın inanmak istediklerine gönüllü olarak kanması vardır,” der Tarık Tufan, iyiye kapı aralamak ister Clarissa P. Estes, Bir masal, bu masal gibi, ölümle ya da kahramanın sakatlanmasıyla bittiği zaman, “Başka bir şekilde bitemez miydi?” diye sorarız. Peki, ya masallar kaynağını hayalden değil de hayatın ta kendisinden alıyorsa?"Beni de olduğum gibi sevemez misiniz?”
Masal dinleyerek uyuyan son nesiliz belki de. Uyumadan önce düşlere dalan, sorgulayan... Sonunu değiştirmek istediğiniz bir masal oldu mu hiç? Masalların içindeki kahramanları anlamaya çalıştığınız… “Kahramanlar konuşulur… Başarılılar, güzeller, yakışıklılar, göz önündekiler, hızlı ve dikkat çekici olanlar konuşulur. Oysa her hikâyede birileri daha vardır. Görmediğimiz, bilmediğimiz, konuşulmayan, anlatılmayan ama en az anlatılanlar kadar değerli olan birileri. “Ben vardım, varım. Kimse görmek istemese de varım.”
Hep pamuk prensese odaklandık, kimse düşünmedi 7 cüceler ne hissediyor diye. Kimse konuşmadı kırmızı başlıklı kızın babaannesinin ormanın bir ucunda yalnızlığa terk edilişi ve küçücük bir kızın elinde sepetle ormana salıverilişini, herkesin gözdesi altın yumurtlayan tavuktu. Kimse demedi ki o tavuk altın yumurtlayınca ülkedeki diğer insanlar kendi normal yumurtlayan tavuklarına nasıl davranacak… Herkes öpünce prense dönüşen kurbağayı sevdi, oysa kurbağaların kendisi de sevimli canlılardı. Kimse Gepetto’nun sanatçı kimliğini konuşmadı, herkesin gözü Pinokyo’daydı. Zaten sanat sevmiyordu insanlar, “çarşıda pazarda dolanmayı sergi gezmeye tercih ediyordu.” Fareli köy eski köy değildi, masaldan sonra popüler olmuş turizme kazandırılmıştı, çizmeli kedinin çizmelerini diken terzi ahde vefa bekliyordu, kral çıplaktı ve herkes çıplak demeye korkuyordu, kırk haramiler mutsuzdu, para kimseyi mutlu etmiyordu, ağustos böceği sanatıyla uğraşırken karınca onu açlıkla terbiye ediyordu. Ali Baba’nın karısı yorulmuştu çiftlik hayatından, dünya turuna çıkmak istiyordu. Her masalın görünmeyen başka kahramanları da vardı, görünenler kadar popüler olmadıkları için masalın dışında kalıyorlardı. Tıpkı hayat gibi.“Birini sevmek böyle bir şey değildir, her haliyle seversin. Karşındakinin dış görünüşüne göre insanın sevgisi değişir mi? Bence değişmemeli…”
Masal deyip geçmeyin, öyle dersler vardır ki isteseniz de geçemezsiniz: “Bana göre aile kendimizi en güvende hissettiğimiz yer olmalıdır. Bir ailede herkes birbirini koşulsuz sever, korur, kabul eder ve destekler. Karşındakini değiştirmeye çalışmaz.” Ve bir paragraf okudum, günümüzü tüm çıplaklığıyla anlatan: Etrafımda herkes birbirine benziyordu. Herkes aynı şeyleri yapıyordu. Herkes aynı yöne doğru yüzüyordu. Herkes aynı kıyafetleri giyiyor, aynı yiyecekleri yiyor, aynı yere gidiyor, aynı şarkıları dinliyordu. Kimse, "Bu gerçekten bana göre mi?" diye sormuyordu kendisine. youtube.com/shorts/MH_r3BA_HqcAli Baba’nın bir çiftliği değil bir hayatı var. Asıl büyük yalancı Pinokyo’ya haksızlık edip her başı derde girince yalana koşan insanlar. Üstelik hepsinin burnu estetikli, uzamak şöyle dursun kısalıyor. Yaşadığım şehir Keloğlan’ın patentini aldı, Tuz Mağarası’nda eşeğinin kalıntıları bulundu ve sergileniyor. Yakınlarda bir yerlerde köyü de var, gidip göremedim henüz. Orada bir köy var uzakta.“Dünyanın en mutlu muhtarı ben olacağımı sanıyordum. Sanıyordum da sanıyordum.”
Doğru söylediği için dokuz köyden kovulan değil yalan söylediği için dokuz köyde saltanat kuran insanların dünyasındayız. “Masalları artık değiştirmek lazım dostum, ormanın sultanı aslan değil tilki olmalı,” diyor İskender PalaSoygun’unda. Mutlu sonlara inanmak istiyor insan. Öyle yorgun, öyle zordayız ki bizi ayakta tutan tek şey hikâyemizin bir gün mutlu sonla bitebilecek olma ihtimali…Çokça gülümsedim okurken,Çokça hüzünlendim.
Yazarın böyle bir kitabı olduğundan dahi haberim yoktu. Ne der Sabahattin Ali, “Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim.” Şimdi karşıma çıktın, artık bütün masallara bir de senin gibi bakacağım, “Biri daha var…” diyerek.
Biri Daha VarŞermin Yaşar · Doğan Çocuk Yayınları · 2025830 okunma
Günaydın Mikail Hocam, küçükken hepsi güzel geliyordu ama Yürüyen Şato diye izlediğim ilk animasyon film vardı. Kitaptan uyarlanmıştı onu hala çok seviyorum.
Gencecik teyzemi çok çok yaşlı bir adama isterlerken yan odada yere oturmuştuk ikimiz. Bana kibritçi kızı anlatmıştı. Sanki kendi hayalleriymiş. Çocukluk masalları diyince sadece o an gelir aklıma. Nur içinde uyusun.
Benim en sevdiğim masallar, rahmetli babacığımın anlattığı masallardı, en çok da Gözleri Çakmaklı Kedi. Dinlerken gözlerim kocaman açılır merakla dinlerdim, meğer o masalları kendi uyduruyormuş canım babam, büyüyünce öğrendim🥰🙈❤️
Bir kız çocuğu olarak, odamın penceresinden gökyüzüne bakıp kendi sihirli dönüşümümü beklediğim için aklıma ilk Külkedisi geliyor. O yaşlarda o parıltılı elbiseler, sihirli değnekler ve o balo gecesi bana imkansızın mümkün olabileceğini hissettirirdi👸