Gönderi

Güldürmeyip düşündüren bir Palyaço hikayesi...
7/10
·256 syf.··
2018 43. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 22 Ağustos 2018 04:41
NOT: Her kitap incelemesi doğası gereği bir miktar spoiler içerir ve birazdan okuyacaklarınız bir kitap incelemesi niyetiyle kaleme alınmıştır... ------------------------------------------------ Almanya'da yazar olmak (ya da Alman ekolünden bir yazar olmak diyelim), Brezilya'da futbolcu olmak gibi bir şey... Çok iyi, çok yetenekli de olsan; genelde herkes çok iyi ve çok yetenekli olduğu için bazen küresel bilinirlik açısından geri planda kalabiliyorsun... Gerçi Nobel ödülü almış bir yazara bilinirlik açısından geri planda kalmış demek ne kadar doğru bilemiyorum ama yoldan birini çevirip aklına ilk gelen 5 Alman yazarı söyle desek, kaç kişi bu listeye Heinrich Böll 'ü dahil eder ondan çok emin değilim... İncelemeye yazar üzerinden giriş yapmayı beklemiyordum açıkçası, benim için de sürpriz oldu:) Ancak bu vesileyle sonda söyleyeceğimi baştan söylemiş olayım; Böll, özellikle ülkemizde daha fazla okunmayı ve tanınmayı hak eden bir yazar... Bizim kültürümüzde 'Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler' diye fantastik bir atasözü vardır. Bugün Abdurrahman Çelebi rolünün Saramago gibi yazarlara verilmesinin bir nedeni de sanırım Böll gibi yazarların yeterince ön plana çıkarılmamasıdır... Gelelim Palyaço'ya... Bu kitaba aslında iki farklı pencereden bakmak gerekiyor; biri dönemsel, diğeri evrensel... Dönemsel pencereden baktığımızda 2. Dünya Savaşı'ndan yeni çıkan ve her büyük savaş sonrası toplumların içine düştüğü buhrana benzer dönemsel bir boşlukta kendini arayan bir Alman toplumu karşımıza çıkıyor. Büyük savaşlar sonrası toplumların kendini yeniden inşa etme süreci hem madden hem de ma'nen oldukça zor bir süreçtir. Savaşta ölenlerin ardından 'geride kalanlar' olarak bu yükü taşımak güçtür, biraz da haksız bir suçluluk duygusu taşır içinde... Öte taraftan hayat devam etmektedir. Toplum kendini yenilemek ve yaşamaya kaldığı yerden devam etmek zorundadır. Sonunda her şey öyle ya da böyle normalleşir ve geriye kulaklarımızın içindeki üç küçük kemiği zangır zangır titreten şu soru kalır: Savaşta ölenler neden öldü? Kitabın baş kahramanı Hans Schnier, bu konuyu savaşta kaybettiği kız kardeşi üzerinden sorgular biraz. Hans ile ailesi arasındaki soğuk ilişkinin ardında biraz da bu acı hatıra yatmaktadır. Savaş zamanı kızlarını 'vatan uğruna' ölüme gönderebilecek kadar gözüpek bir ailenin gündeminde, normalleşme yıllarında hisse senetleri, ekonomik çıkarlar ve iş ortaklıkları gibi konular vardır. Ailenin asıl 'dindar' olan üyesi, diğer erkek kardeş Leo olmasına rağmen, bu durumu sorgulayan kişi ailenin 'sanatçı' üyesi Hans olur... Yine kitaba dönemsel olarak bakmaya devam edersek birkaç not daha ilave edebiliriz yazımıza... Savaş sonrası yeniden yapılanma dönemi, toplumu yeniden inşa edecek bireyler açısından bir 'yer edinme' dönemidir aynı zamanda... Bu yer edinme mevzusu daha çok iş, siyaset ve din üzerinden yürür. Dönemin kendi atmosferinde din, yer edinmede etkin bir kanaldır. Katolik veya Protestan olmanız dahi toplum içindeki konumunuzu etkileyebilir. İşte bu yüzden kitap, kurgusunda yoğun bir şekilde mezhep eleştirisi yaptığı için ilk basıldığı yıllarda büyük bir tepki toplamıştır. Yazar da bu süreçte hayatının en zor dönemlerinden birini yaşamıştır... Ancak bu durum görece çok uzun sürmez. Böll, 1985 yılında bir makale yazıp kitaba sonsöz olarak eklemiş. Bu makalede kitabın 20 yıl içerisinde tarihi bir roman niteliğine bürünmesine dikkat çekmiş... Yani ilk basıldığında din karşıtı diye adeta linç edilen bir kitap, 20 yıl gibi kısa bir sürede neredeyse dönemi anlatan bir kaynak kitap hüviyeti kazanır. Çünkü arada geçen sürede toplum dönüşümünü tamamlamış; din kanalı etkisini nispeten yitirmiş, onun yerini farklı kanallar almıştır... Evet, bu kitap ilk bakışta dini yerlebir eder gibi görünse de, derinlere inildiğinde asıl eleştirinin dine değil de dinin metalaştırılmasına olduğu net bir şekilde görülebilmektedir... Bu metalaştırma, bu toplum mühendisliği, güya dini kaynak gösterip özel yaşamları dizayn etme sevdası, bizzat dönemin din temsilcileri tarafından yapılır. Asıl vurucu eleştiri işte bu insanlara gelir. İşaret parmağı bir yeri gösterdiğinde, gösterilen yere değil de işaret parmağına bakanlardan olmamak lazım. (Günümüzde, kendi coğrafyamızda da maalesef en çok bu konunun sancısını çekiyoruz) -------------------------------- Dönemsel penceremizi burada kapatıp evrensel penceremizi açıyoruz şimdi de... Şu ana kadar genel olarak toplumdan ve toplumsal dönüşümden bahsettik. Şimdi, toplumdan çıkıp bireyin kendisine odaklanıyoruz bu defa... Kitabın ilk bölümlerinden birinde şöyle bir ifade geçiyor; "Aslında her insan birbirine yabancı değil midir?" Evet, özünde her insan birbirine yabancıdır. Bu yabancılığı ortak değer veya kavramlar etrafında bir araya gelerek aşmaya gayret ederiz. Mesela burada bizi buluşturan şey edebiyattır. Biz burada bu yazıları yazarken bir başka internet sitesinde birbirine yemek tarifi veren veya futbol üzerine konuşan insanlar bir araya gelmektedir... Bunun sayısız örneği vardır... Tabii bunlar küçük başlıklardır. Bizim gibi birbirine yabancı insanları bir yerde toplar ama çok da ilerisine götürmez. Burada okumayı sevdiği kitapları, türleri veya yazarları bir çırpıda sayabileceğim onlarca okur dostum vardır ama hiçbirinin giyim tarzını veya nükleer santraller hakkında ne düşündüğünü bilmem... Bu noktada tekrar din kavramına dönmemiz gerekiyor. Çünkü din çok daha büyük çaplı bir buluşma noktasıdır. Yediğimiz içtiğimizden tutun da, nasıl evlenip nasıl çocuk yetiştireceğimize kadar kapsayıcı ve birleştirici bir etkisi vardır üzerimizde... Bu noktadan bakıldığında, evet din bireylerin kendi içindeki yabancılaşmasına gerçek bir çözüm üretebilir. Zaten dinin özünde sürekli paylaşmak, cemaat olmak, ortaklaşa üretmek ve beraber ibadet etmek gibi insanları bir araya getiren emir ve tavsiyeler yer alır. Ancak dini bu özünden kopartıp çeşitli mezhep ve benzeri bölünmeler üzerinden bir nevi onu çoğaltmaya kalkarsak yeniden başladığımız noktaya, hatta daha gerisine dönmüş oluruz. Çünkü dinin mezheplere bölünmesi; ortak çağrının yanında bireysel veya grupsal farklılıkların devreye girdiği ve bir yerden sonra tamamen bireyi zamana göre dizayn etmeyi öngören yeni kapıların açılmasına olanak tanır... Günün sonunda, tek bir kaynaktan çıkan ve herkesi kapsayan büyük çağrı, önce küçük çağrılara, daha sonra da daha küçük çağrılara bölünerek bireyleri birbirine karşı daha da yabancılaşmış bir konuma getirir. Palyaço, bu katmanlı yapıyı çok başarılı bir şekilde işleyen bir kitap... Aslında ilk bakışta kurguyu, 'bir palyaçonun hayatı üzerinden topluma karşı yabancılaşmış bireyin trajik hikayesi' şeklinde görmek oldukça mümkün. Ancak ben bunun tam tersini savunuyorum. Yani bu yapı içerisinde aslında toplum, kademeli olarak bireye yabancılaşıyor. Çünkü, önce toplumun, sonra ailenin, sonra sevgilinin ve son olarak 'Paylaço'nun bizzat kendisinin, kendisine yabancılaştığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle, paylaço kendisini toplumdan soyutlamıyor, toplum zamanla kendi içinde kapanarak (veya bölünerek) Palyaço'yu dışarıya doğru itiyor. Örneğin aşkla başlayan ve yıllarca aşkla devam eden bir ilişki, sadakatsizlik, ilgisizlik, saygısızlık gibi bireysel bir nedenle değil de toplumun kendi içinde türettiği ve dayattığı normlar yüzünden sona eriyor... Bu nedenle, iki farklı yaklaşım arasındaki farkı bence iyi analiz etmemiz gerekiyor... İncelemenin sonuna gelirken, bu kitabı seçerek Böll ile tanışmama vesile olan 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'na, kitabı öneren Selman Ç. 'ye ve yaptığı incelemeler ile Böll'ü radarımıza sokan Hakan Sülün 'ye özel bir teşekkür göndermek istiyorum... Son olarak; Eğer bu TEKNİK incelememi beğendiyseniz beğen butonuna tıklamayı, kanalıma abone olmayı ve arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın lütfen:))) Şaka şaka, yabancılaşma üzerine küçük bir ironiyle bitirmek istedim:)) Herkese keyifli okumalar dilerim...
Edebiyat
PalyaçoHeinrich Böll · Can Yayınları · 20191,904 okunma
··
1 +1'leme
·
1.932 Gösterim
13 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Necip eline sağlık, çok ayrıntılı işlemişsin yine üslubunu da kullanarak. Geçen ayki toplantı kitabını da Semih erkenden inceleyip karşılığını almıştı, bu ay da sen yazdın, zaten en iyi inceleme yazan 10 kişiden ikisi sizsiniz :) Almanlar kaybedince biz de kaybettik diye bir klişe vardır ya malum, kitap bana bunu çağrıştırdı, 50 sene geriden geldiğimizi düşündüm, bir bakıma sevindim bazı yozlaşmaların gecikmesine, bir bakıma da üzüldüm hep geride mi kalsaydık keşke daha mı iyiydi dedim, "medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar "sözüne geldim istemsiz.. Kendi dinimiz adına konuşursak, bir gün belki de bütün İslam mezhepleri birleşip neyin ayrışması bu yetti gari diyerek , Kuran yolunu tutacaklar ama olur mu olmaz mı bilmiyorum da güzel bir hayal bu benim için. Birey-toplum meselesini de güzel açıklamışsın, daha fazla uzatmayayım belki bir şeyler yazarım ben de sonra, kitap güzeldi gerçekten. Birikimine sağlık dostum.. :)
Necip G.
Gönderi Sahibi
Osman çok teşekkürler. Eğer senin bakış açında böyle bir izlenim olmuşsa kendi adıma ayrıca teşekkür ederim. Dediklerin ‘maalesef’ doğru! Bizim kültürmüz, coğrafi konumun da etkisiyle her taraftan etkilenmeye açık bir kültür. Kimi zaman 50 sene kimi zamansa 50 gün gerisen geliyoruz. Küresel ekonomi ve kültür ilişkisinin etkisini de yok sayamayız. Almanlar baskın bir kültüre ve teknolojiye sahip. İki koldan dünyayı etkilemeyi başarabiliyorlar. Mezhepler konusunda da aynı fikirdeyiz. Ancak yazdığın ideal tabloya ulaşmamız için daha çok zaman var gibi görünüyor. İnsanların bunun için biraz bireysel çaba harcaması gerekiyor. Değerli katkın için tekrar teşekkürler. Toplantıda görüşmek dileğiyle...
Bir Necip Gerboğa klasiği (Soyadını da belli ettik abi ama olsun bilen biliyordur zaten) sorgulayan, sorgulatan bir yaklaşımla ele almışsın kitabı ve bu diğer okurların bu kitabı okuma isteğini de arttıracak. Kitap benim elimde sürünüyor hala tatil vs. çok fazla fırsat bulamıyorum okumaya. O yüzden detaylı bir şey yazamıyorum şu an. Bitince artık toplantıda konuşuruz. Yanlış bir zamanda başladım ama bitecek inşallah.
Necip G.
Gönderi Sahibi
Ahahahaha:)))
İşte inceleme budur. En azından “akarı kokarı yok” gibi goygoy yapan paragraflara rastlamadığım için memnun oldum :) Eline sağlık Necip Abi. Kitabı ben de uygun bir zamanımda okuyacağım. Buluşmamız bir sonraki toplantıya kalıyor zaten. Ama elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak :) İncelemede sadece, “Ailenin asıl ‘dindar’ olan üyesi, diğer erkek kardeş Leo olmasına rağmen, bu durumu sorgulayan kişi ailenin ‘sanatçı’ üyesi Hans olur...” cümleni yadırgadım. Çünkü genellikle böyle olur zaten. Sanatçı dediğin topluma ve toplumsal olaylara duyarlı olması gereken kişidir, şimdikilerin aksine. O yüzden ailenin dindar üyesindense sanatçı üyesinin sorgulayan kişi olarak seçilmesi olması gerekendir bence. Onun dışında detaylı incelemenin bütün bölümlerine katılıyorum. Emeğine sağlık :)
Necip G.
Gönderi Sahibi
Semih çok teşekkürler. Bir sonraki toplantı gerçekten büyük bir buluşma olacak. Ben bu sefer ümitliyim:) O cümleyi yadırgamakta haklısın:) Çünkü ben tasarruf etmek için pek altını dolduramadım o cümlenin:) Sorgulayan kişinin sanatçı üye olması gayet doğal tabii ki. Orada bir taşlama yapmak istedim. Leo mezhep değiştirip bir din okuluna yazılan ve ‘dindar’ bir insan olarak etliye sütlüye karışmayan bir karakter. Sanki dindar olmak kendini hayattan soyutlamakmış gibi bir algı var. Her dinde var bu algı. Kız kardeş mevzusunda güya kendini toplumdan dışlayan palyaço onu sahiplenip ölümün hesabını sorarken, Leo’nun daha kayıtsız kaldığını görüyoruz. Ancak benim ifadem sanki palyaçonun durumu anormalmiş gibi bir anlama çıkabiliyor. Aslında tersini vurgulamak isterken... Tekrar teşekkür ederim güzel düşüncelerin için. Sevgilerimle...
Elinize sağlık çok güzel ve çok yönlü bir inceleme olmuş. Spoiler vermeden de kitap gayet güzel anlatılabiliyormuş bunun başarılı bir örneği diyebilirim. İncelemelerde beni en çok mutlu eden daha önce hiç duymadığım yazar ve eserleri hakkında bilgi sahibi olmak. Çünkü insan okumaya başladıktan belli bir süre sonra ne okuyacağını düşünmeye başlıyor. Bu süreçte incelemeler de kitap okuma kılavuzu gibi geliyor bana. Kitabın içeriği fazlasıyla dikkat çekici özellikle yabancılaşma için söyledikleriniz takdire şayan. Günümüz insanının iyi olamadığı ve çoğu zaman da farkında olmadığı hastalığı bana göre. Okuduğum kitaplardan hareketle söyleyebilirim ki her kitapta sizin de üzerinde durduğunuz kişisel ve evrensel anlamlar mevcut. Yazarlar kendi dünyalarını anlatırken aslında zihinlerine etki eden dış dünyanın yansımalarını da kaleme dökmüş oluyorlar. Ama bunun farkına varabilmek için okumaları çok boyutlu düşünerek yapmak gerekiyor. Başarılı bir örneğini incelemeniz de görmek mutluluk verici. Saygılarımla...
Necip G.
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim Elif Hanım. Spoiler konusunda her incelemede elimden geleni yapıyorum. Yine de ne olur ne olmaz diye uyarı notumu da ekliyorum:) İncelemelerin okuyanda bir karşılık bulabilmesi için ona birşeyler vermesi gerekiyor diye düşünüyorum. Yazar ve eser hakkında bir önizlenim yapmak da bunlardan biri olabilir. Yabancılaşma konusu aslında çok uzun bir konu. Kitabın yazıldığı döneme kıyasla günümüzde çok daha baskın ve insanlar üzerinde çok daha etkili. O dönem insanları birkaç temel kavram üzerinden hayatı yaşarlen şimdi yüzlerce binlerce duyum ve kavram arasında kendimize yer arıyoruz:) Güzel düşüncelerinizi paylaştığınız için tekrar teşekkür ederim. Sağlıcakla kalın...
Her zamanki gibi dolu dolu bir Necip G. incelemesi. Abone olmayı, beğen ve repost düğmelerine tıklamayı da ihmal etmedim. Kapıların Dışında kitabının üzerine bu cila gibi oldu, ikisi de savaş sonrası değişimi bize çok güzel aktarmış. İkisi de Alman.
Necip G.
Gönderi Sahibi
O halde bir kez daha teşekkürler ve sevgiler:)
Reklam
Bu ne şahane incelemedir 👏 Uygulamayı kullanmaya başladığımdan beri müthiş kişiler keşfediyorum. Biri de siz oldunuz 😊
Necip G.
Gönderi Sahibi
Esra hanım çok teşekkür ederim güzel düşünceleriniz için:) Keyifli okumalar dilerim...