"CADILAR, EBELER ve HEMŞİRELER"
"Ne yazık ki yoksul ve eğitimsiz olan cadılar, bizlere bizatihi kendi hikâyelerini bırakamadılar. Bütün tarih gibi onun hikâyesi de eğitimli elitler tarafından kayda geçirildi ve bu yüzden de bugün cadıyı yalnızca ona zulüm uygulayanların gözünden görebiliyoruz."
"Sağlık" denince aklınıza gelen ilk görüntü nedir? Çoğumuz için muhtemelen beyaz önlüklü, steteskoplu, çoğunlukla erkek bir doktor figürüdür. Peki ya bu görüntü bir illüzyonsa? Ya kadınların tıptan, şifadan, beden bilgisinden "doğal olarak" uzak olduğu fikri, bilimle değil, iktidarla ilgili kasıtlı bir kurguysa?
Amerika’daki ikinci dalga feministlerin 1970’lerde kaleme aldığı "Cadılar, Ebeler ve Hemşireler" isimli manifesto, tam da bu sorularla ortaya çıktı. Feminizmin "kişisel olan politiktir" mottosunu, kadın bedeninin en mahrem ve hayati alanına, sağlığa taşıdı.
1970'lerde feministler, "modern" sağlık sistemine baktıklarında çarpıcı bir çelişki gördüler:
· Kadınlar, sistemin birincil "hastalarıydı" (doğum kontrolü, doğum, menopoz), ancak karar vericileri değillerdi.
· Sağlık alanında çalışan kadınlar, hep "yardımcı" rollere (hemşire, ebe asistanı) sıkıştırılmıştı.
· Kadınların kendi bedenleri hakkındaki sezgisel ve geleneksel bilgisi, "bilimsellik" adı altında küçümseniyor ve yok sayılıyordu.
Bu adaletsizliğin "doğal" olamayacağından şüphelenen feministler, tarihe baktılar. Ve gördükleri, büyük bir gaspın hikâyesiydi.
Tıp tarihi çoğu zaman tarafsız, ilerlemeci ve insanlığın ortak yararına hizmet eden bir alan olarak anlatılır. Oysa bu anlatının ardında, uzun süre görmezden gelinen bir gerçek vardır: Bizler tıp tarihi boyunca pasif izleyiciler olmadık. Kadınlar, şifacılığın her döneminde aktif öznelerdir; ancak bu varlık, sistematik biçimde silinmiş, bastırılmış ve