Kendilerini gözlemleyip izlenimlerini anımsayabilenler, Hoffmann gibi ruhsal barometrelerini yapabilmiş olanlar, kendi
zihinsel gözlemlerinden yola çıkarak güzel havalarla geçen mevsimleri, mutlu günleri ve keyifli anları zaman zaman dile
getirmişlerdir. İnsanın zihnini taze ve dinç hissederek uyandığı günler vardır. Gözlerinden onları mühürleyen uykuyu siler
silmez çarpıcı bir canlılık, keskin bir bakış ve hayranlık verici renk zenginliğiyle kendini sunan bir dış dünyayla karşılaşır.
Ruhsal dünya parlak yeni imkânlarla dolu, engin ufuklar açar insanın önüne. Ne yazık ki ender ve geçici olan bu mutluluktan
hoşnut bir halde insan kendini birdenbire daha sanatsal bir ruhla dolmuş, daha berrak ve kısaca daha soylu hisseder. Fakat
gündelik ortak varoluşun bunaltıcı karanlığıyla kıyasladığımda hiç abartısız cennetvari diye adlandırabileceğim, zihnin ve
duyuların bu müstesna haline dair en garip olan husus ise onun apaçık görülebilen veya kolayca tarif edilebilen bir sebebe
dayanmamasıdır. Bu hal, iyi bir sağlığın ve duyarlı bir yaşam tarzının bir sonucu mudur? İnsanın aklına gelen ilk açıklama
budur; ama şunu kabul etmeliyiz ki mucizeyi andıran bu muhteşem hal, genellikle sanki insanın dışındaki görünmeyen yüce bir
gücün eseriymiş gibi, insanın fiziksel yetilerini kötüye kullandığı bir dönemin ardından yaşanmaktadır. Yoksa söz konusu hal,
düzenli ibadetin ve ruhsal coşkunun bir mükâfatı mıdır? Hiç kuşkusuz arzunun sürekli yükselmesi, ruhsal güçlerin cennete
doğru kanatlanması, bu fevkalade güzel ve ışıltılı zihinsel sağlığı oluşturmaya en uygun yaşam tarzıdır; fakat hangi saçma
kanunun gereği olarak o, bazen kendini aklın incelikli bir kullanımının ardından, hayal gücünün mücrim çılgınlıklarının
ardından açığa vurmaktadır? Nitekim aklın bu şekilde incelikli kullanılmasının