selim koç

selim koç
@grabowski
Zamanla Mitanni krallığı başkaldırılarla sarsılmaya başladı, Hurri egemenliği ve Mitanni birliği zayıfladı . Asurlar da, Mitanni kralı Şuttarnas'ın ölümünden ve yerine geçen kralın da öldürülmesinden sonra, ortaya çıkan karmaşadan yararlanmak istediler. Asur kralı Aşur-nadinahha Mısır ile diplomatik ilişkiler kurdu ve hatta Firavun tarafından Mitanni kralı na gösterilen saygıyı gördü. Ama Asurların bağımsızlıkl arını elde edebilmeleri için önce Hurri boyunduruğundan kurtulmaları gerekiyordu
Reklam
BÎR SES Isırganotu, ey pruvası bu kıyının, onun kırıldığı, Ey rüzgâr içre donmuş ayakta duran, Varoluş işaretini yap bana, ey benim Pullu siyah entarili hizmetkârım. Ey gri taş, Kan renginde olduğun doğruysa, İçinden geçen bu kandan heyecan duy, Aç bana çığlığının limanını, Sende geleyim ben ona doğru Ki uyur gibi yapıyor Başı senin üzerine kapalı.
Güç zenginlikle ölçülmez , fazla zenginlik gücü aşındırabilir ve zenginlikler cumhuriyetlerin güç ve refahı açısından özellikle tehlikelidir. Bu bilgece buluşlar unutulmuş olmakla geçerliliğini yitirmez; hele doğruluklarının şiddet kapasitesine de uygulanabilir hale gelmesiyle yeni boyutlar kazandıkları bir zamanda ... Uluslararası ilişkilerde şiddet ne kadar müphem ve kesinlikten uzak bir aygıt haline geldiyse de iç siyasette saygınlığı ve cazibesi arttı; özellikle devrim konusunda bu böyle . Yeni Sol'un güçlü Marksist re toriği , Marksizm'de n tümüyle uzak bir kanının yavaş yavaş güçlenme eğilimi göstermesiyle çakışıyor. Bu kanı Mao Zedung tarafından ilan edilmişti: "Iktidar, namlunun ucunda büyür." Kuşkusuz Marx tarihte şiddetin oynadığı rolün ayırdındaydı. Ama bu rol ona göre ikincil bir roldü. Eski toplumun sonunu getiren şiddet değil, kendi iç çelişkileriydi.
Varsayalım ki tüm kâinatın etkilenebilme gücünü tanımlayan bir etkilenebilme gücü var olsun - bu pekâlâ mümkündür çünkü ilişkiler sonsuza kadar birleşebilirler, ama herhangi bir düzende değil tabii ki. İlişkilerim arseniğinkilerle birleşmezler - ama bu ne yapabilir? Elbette bana çok şey yapabilir, ama o anda bedenimin parçaları arseniğinkiyle birleşen yeni bir ilişkiye girmişlerdir. İlişkilerin hangi düzen içinde birleştiklerini bilmek gerekir.
Kendilerini gözlemleyip izlenimlerini anımsayabilenler, Hoffmann gibi ruhsal barometrelerini yapabilmiş olanlar, kendi zihinsel gözlemlerinden yola çıkarak güzel havalarla geçen mevsimleri, mutlu günleri ve keyifli anları zaman zaman dile getirmişlerdir. İnsanın zihnini taze ve dinç hissederek uyandığı günler vardır. Gözlerinden onları mühürleyen uykuyu siler silmez çarpıcı bir canlılık, keskin bir bakış ve hayranlık verici renk zenginliğiyle kendini sunan bir dış dünyayla karşılaşır. Ruhsal dünya parlak yeni imkânlarla dolu, engin ufuklar açar insanın önüne. Ne yazık ki ender ve geçici olan bu mutluluktan hoşnut bir halde insan kendini birdenbire daha sanatsal bir ruhla dolmuş, daha berrak ve kısaca daha soylu hisseder. Fakat gündelik ortak varoluşun bunaltıcı karanlığıyla kıyasladığımda hiç abartısız cennetvari diye adlandırabileceğim, zihnin ve duyuların bu müstesna haline dair en garip olan husus ise onun apaçık görülebilen veya kolayca tarif edilebilen bir sebebe dayanmamasıdır. Bu hal, iyi bir sağlığın ve duyarlı bir yaşam tarzının bir sonucu mudur? İnsanın aklına gelen ilk açıklama budur; ama şunu kabul etmeliyiz ki mucizeyi andıran bu muhteşem hal, genellikle sanki insanın dışındaki görünmeyen yüce bir gücün eseriymiş gibi, insanın fiziksel yetilerini kötüye kullandığı bir dönemin ardından yaşanmaktadır. Yoksa söz konusu hal, düzenli ibadetin ve ruhsal coşkunun bir mükâfatı mıdır? Hiç kuşkusuz arzunun sürekli yükselmesi, ruhsal güçlerin cennete doğru kanatlanması, bu fevkalade güzel ve ışıltılı zihinsel sağlığı oluşturmaya en uygun yaşam tarzıdır; fakat hangi saçma kanunun gereği olarak o, bazen kendini aklın incelikli bir kullanımının ardından, hayal gücünün mücrim çılgınlıklarının ardından açığa vurmaktadır? Nitekim aklın bu şekilde incelikli kullanılmasının