Sizlere Sartre gibi bugün yeni bir şey yok deyip sayfalarca bu kitapla ilgili olmayan şeyleri anlatabilirim. Sonuçta yalnızım ama yapayalnız değilim. Bu incelemeyi okuyacak insanları da düşünüyorum. :)
Ama elimden geldiğince kısa yazmaya çalışacağım yine de. Yalnızlığın felsefesinin yapıldığı kitap, diyerek başlamak istiyorum. Neredeyse bütün varoluşçularda görülen yalnızlık olgusunun doruğa ulaşmış bir biçimini yansıtmış Sartre. Kitap adeta insana huzursuzluğu aşılıyor. Okuduğum süre boyunca nedense kendimi hiç mutlu hissedemedim. Ama acı da hissetmedim. Sadece hüzünlü. Schopenhauer der ki mutluluk acı çekmemek demektir. Öyle bir mutluluk işte.Kitabı okurken kendimi hiç gitmediğim Fransa'da, İtalya'da bir sokakta amaçsızca gezerken yalnız başıma insanları izler gibi hayal ettim.
Günlük tarzı yazılan romanları okumak zor geliyor bana. Ana olaydan bağımsız alakasız binlerce şey anlatabilir yazar orada. Bu kitap özelinde de Sartre bir sayfada kendinden bahsederken bir sayfada bilmem kimin yaptığı hatta yapmış olacağı işlerden bahsediyor. E haliyle böyle olunca da kopuk kopuk ilerliyorsunuz. Hatta bir sayfada otodidakt gelip: Efendim kendi kendinize konuştuğunuzu gördüm. Ne düşünüyordunuz tarzı bir şeyler söylüyor. Kendi kendine konuşmalar işte. Bu tabi aralardaki küçük ama doyurucu cümleleri özümsemenize engel değil. Yinede olmasa iyi olurdu diyebileceğim şeylerden.
Kitabın başlarında aşırı yalnızlığın getirdiği insanları gözleme tutkusu var. Ki bu benimde çoğu zaman çok severek yaptığım bir şey. Etrafında olan olayları ve gördüklerini aşırı bir betimlemeyle yansıtmakta bu düşüncenin bir sonucu sanıyorum. İş hayatında yorulmuş, makinenin çarkları arasındaki insanları izlerken ana karakter, kendisinin o insanlardan ne kadar daha diri olduğunu düşünüp onlara
Annesi, kız kardeşi, yayıncısı, sevgilileri ve eski dostları dahil toplamda 30 kişi ile yaptığı mektuplaşmalardan seçmeler okunabilir bu kitapta. Mektuplarında ketum davrandığı hatta kitabın önsözünde bahedildiği üzere "büyük bir bölümü sıkıcı ve baştan savma" olduğu görülür. Ancak Nietzsche'yi daha iyi anlamak için mektuplarının önemli bir kılavuz olduğunu düşünüyorum. Kimilerine göre "hayat filozofu" olarak adlandırılan Nietzsche'nin özel hayatından haberdar olmanın gerekliliğini okudukça hissettim ve okudukça daha fazla saygı duydum kendisine Müziğe olan aşkını, arkadaşları ve çevresi olan ilişkilerinde ipuçlarını, kitapları yazarken içinde bulunduğu ruh hallerini, peşini bırakmayan hastalıklarını ve yoğun ıstıraplarını mektuplarında hissedersiniz ve okudukça sadece bir filozof olarak değil insan olarak da saygıyı hakettiğini göreceksiniz. Özelikle delilik zamanlarında yazdığı mektuplardan çok fazla etkilendim. Mektuplar kronolojik olarak 4 bölümde toplanmıştır;
1. 1861-1869 Öğrencilik Yılları; Schopenhauer ve Wagner
2, 1869-1876 Basel'de ilk yıllar; Wagner veWagner'den kopuş
3. 1877-1882 Profersörlüğünün Sona Erişi; Lou Salome, Genova
4. 1883-1889 Zarahustra; Değerlerin Karşıt Değerleri, Torino
Delirdikten sonra yazdığı son mektubunun son çığlıklarından bir alıntı; "Öğrenci paltomla her yere gidiyorum; birilerinin omzuna vurup şöyle diyorum; Siamo contenti? Son dio, ha fatto questa caricatura...(MUTLU MUYUZ? BEN TANRIYIM, BU KARİKATÜRÜ BEN YARATTIM.)"