Gürkan

Zaten, bir zamanlar bana ak sakallı meşenin anlattığına göre, adına savaş denen şey, yeryüzünün herhangi bir noktasında başlayıp herhangi bir noktasında bitmezdi. Her şey gibi, o da insanda başlayıp insanda biterdi. Bu yüzden, cepheler falanca dağda ya da falanca ovada değildi. Cepheler, bütün acımasızlıklarıyla insanoğlunun içindeydi. Toprağı titrete titrete yürüyen tanklar, art arda gümbürdeyen toplar ve durup dinlenmeden kurşun kusan tüfekler insanoğlunun içindeydi. Hatta, henüz icat edilmemiş silahlar da insanoğlunun içindeydi. Yani, insan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta, okşayan, konuşan, susan, çiçekler alıp çiçekler veren bir savaş alanı... Peki, bir barış bahçesi olamaz mıydı aynı insan? Şöyle, güllerin kuş cıvıltılarına, kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengarenk bir barış bahçesi?
Sayfa 97·Kitabı okudu
Reklam
İnsan oğlu nedense kendi zâtî meylinden ve hırslarından gayri olan kuvvetlere itaat etmekten korkar ve kaçar. Bu yüzden de kendi zâtî düşünce ve meylinden gayri bulduğu bir gerçeğe tâbi olmayı küçüklük ve karakter zaafı zanneyler.
Sayfa 112·Kitabı okudu
İhtiyar, yaklaşmakta olduğu sandalyeye şöyle bir bakıyor, bakınca gördüğü şeyin sandalye olup olmadığını bilemiyoruz tabii, çünkü şimdiye dek binlerce kez oturup kalktığı sandalyenin artık gözüne çarpmıyor olması mümkün, tabii bu kendi hatası değil, zira hep böyle olur, insan sadece kendisinin oturma yetkisi olan sandalyeleri görmez olur.
Sayfa 20·Kitabı okudu
Ne yazık ki bütün halk çeker cezasını Kötü karar veren yolsuz kralların.
Sayfa 58·Kitabı okudu
Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin,
Sayfa 36·Kitabı okudu
Reklam