Yirmi iki ay, hiçbir yenilik getirmeksizin geçip gitmişti, o ise, yaşamın kendisine karşı özel bir hoşgörüsü olmalıymışçasına, bekleyişini kararlı bir biçimde sürdürmüştü. Halbuki yirmi iki ay uzundur, birçok şey olabilir: Yirmi iki ay yeni ailelerin kurulması, çocukların doğması hatta konuşmaya başlaması, otların olduğu yerde kocaman bir evin yükselmesi, güzel bir kadının yaşlanıp artık hiç kimse tarafından arzu edilmez hale gelmesi, bir hastalığın, en uzun hastalıklardan biri dahi olsa, harekete geçmesi (ki bu arada, insan, kaygısız yaşamaya devam eder), yavaş yavaş bedeni kemirmesi, bir süre duraklayıp iyileşme umudu vermesi, sona daha da derinleşerek yeniden ortaya çıkıp son umutları kemirmesi için yeterlidir; yine de ölünün gömülüp, unutulmasına ve oğlunun yeniden gelmeye başlayıp, akşamları mezarlığın parmaklıkları boyunca saf, temiz kızlarla gezinmesine vakit kalacaktır.
Oysa, Drogo’nun yaşamı durmuş gibiydi. Birbirinin tıpkısı olaylarla, aynı gün, ileriye doğru tek bir adım atmaksızın yüzlerce kez tekrarlanmıştı. Zamanın ırmağı kalenin üzerinden geçiyor, duvarlarda iz bırakıp, tozları ve taş parçalarını önüne katıp, basamakları ve zincirleri aşındırıyor, ama Drogo’nun üzerinden boşuna gelip geçiyordu; onu, henüz akıntısına katıp götürmeyi başaramamıştı.