(...) Frenkçe’siyle dans, Türkçe’siyle raks… En ilkel medeniyetlerde raksın, bir “âyin”, yâni bir ibadet biçimi olarak icrâ edildiğini ve kutsal sayıldığını görüyoruz. Kötü ruhları koğmak için dans eden ilkel kabileler biliyoruz. Daha gelişkin medeniyetlerde, dansın, bir “eğlence ve şenlik” aracı olarak kullanılmaya başlanmasına şahid oluyoruz; halk dansları ortaya çıkıyor, düğün ve şölenlere giriyor veya üst sınıfları eğlendiren, sarhoşluk ve şehvetle atbaşı giden, “rakkase-dansöz” tipini doğuruyor… Ama onun bir “sanat” olarak algılanmasını, günümüz Batı medeniyetinden başka hiçbir yerde görmüyoruz. Herhâlde Batılılar’ın dansa yükledikleri “sanat” anlamı, onun bir ibadet biçimi olarak anlaşılmasından da, eğlence aracı olarak uygulanmasından da ileri gelmiyor; “rakkase” kültüründen ileri geliyor. İyi ama, rakkaseler mesleklerini iyi icrâ etmelerinden ötürü “sanatkâr” sayılacaksa, aşağı yukarı onlarla aynı mesleğin farklı bir kolunda olan fahişelere de aynı hüviyeti biçmek, onlara da “sanatkâr” demek gerekmeyecek mi? Bir çabada sanat keyfiyeti yoksa, o çabanın karmaşık ve âhenkli figürlerle ifadesinde niçin o keyfiyet olsun?..
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), Eski Yunan Medeniyeti -II-, Dans ve Tiyatro. (NOT: 22 Kasım 1996 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen “Yunanlılar” isimli konferans metnidir…)