• 219 syf.
    “Sadece çocukken güler insan, diğerleri palavra. Çünkü insan büyüdükçe komikliklere değil, acılara gülmeyi öğrenir aslında.”
    Bob Marley

    "Mutluluk için ne az şey gerekir! Bir tulum nağmesi. Müziksiz bir yaşam, yanılgı olurdu."
    Putların Alacakaranlığı - Friedrich Nietzsche

    "Bob"ları severim; Bob Ross gibi, Bob Dylan gibi, Bob Marley gibi.. Aileden biri gibi yani.
    Ne demişidim," Her Bob Zion'a çıkar!"

    Sahi bir düşünün, müziksiz bir dünya? Hele de Reggae’siz bir dünya nasıl bir yerdi acaba? O kadar eskiyi bilemem ama şimdi size Reggae’nin doğuşunu ve benim için anlamından bahsedeceğim, elbette ki bu kitap bağlamında.

    Şimdi şu şarkıyı açıp Reggae dünyasına yumuşak bir giriş yapalım. Değişim için çal etkinliğinin Bob Marley ayağı:

    https://youtu.be/4xjPODksI08

    Önce Rasta ile ilgili anahtar kelimeleri verelim:

    RASTA,RASTAMAN: Rastafari dinini kabul etmiş, o dine inanmış kişilere verilen ad.

    RASTAFARİ: Eski Etiyopya İmparatoru Haile Selassie’yi Siyah Mesih olarak niteleyen ve onu tanrının yeryüzündeki yansıması olarak gören dini ve felsefi hareket. Bu isim Heile Selassie’nin gerçek adı olan “Ras Tafari” den alınmıştır.

    BABYLON : Rastafari dininde, bu dünyayı belirten sözcük. “Bu dünya” ile anlatılmak istenen acılar, sıkıntılar, pislik ve kötülüğün birleşimi olan bir yaşama biçimidir.Rasta’lara göre Babylon, beyazlara özgüdür ve “Babylon sistemi” nin koruyucuları da onlardır. (bugünün para babalarını sayabiliriz). Babylon geriletici, gelişmeyi köstekleyici ve insanı ota çevren bir yaşam biçimidir.( günümüz yaşam şartları için kullanabiliriz)

    DREADLOCK: Saçların hiç kesilmeden uzatılarak, omuzlardan aşağıya bırakılmasıdır. “Dreadlock” ta toka, örgü, saç bağı gibi şeyler kullanılmaz. Zamanla birbirine dolanır ve bildiğimiz rasta örgüsü şeklini alır. Yıkanmazlar, yıkanırsa da doğal sabunla ve çok az sıklıkla yıkanması gerekir. Bu saçlar bilinci simgeler ve Rasta’yı uyanık tutar.

    GANJA: Marijuana’ya rastafaryan anlayışta verilen ad.

    HERB: Bkz. “Ganja”

    HYPOCRITE: İngilizce anlamı “ikiyüzlü” olan bu kelime ile sömürgeci ve baskıcı beyaz yönetimler ve onların temsilcileri işmar edilir. Kimi zaman yardakçılar olarak da kullanılır. Bob Marley çok sefer kullanmıştır şarkılarında.

    JAH: Rastafari dininde tanrıya verilen ad. Yehova sözcüğünden elde edilmiştir.

    MENTO: Reggae’nin en eski atası olarak bilinen, Jameika’daki ilkel folk müzik türü.

    NANTY: Kabiliyetli, becerikli kimse.

    SISTREN: Kız kardeş, dost, arkadaş, broooğğğ

    DREDREN: Erkek kardeş, yoldaş, broooğğğ

    TAM: Genelde yünden yağılan, dreadlock ların üzerine takılan sarı, kırmızı, yeşil renklerde olan şapkalar.

    ZION: Matrix filminden de hatırlarsınız, insanlığın son kalesidir. Rastafari’de, söz verilen topraklar anlamına gelir. Soyut bir kavramdır. Babylon’un zıttıdır. Ulaşılacak yer, mutluluk ülkesidir.

    Bize (Rastalara) yıllarca esrarkeş, müptezel, hippi, serseri, saçı sakalı karışık vs gibi ithamlarda bulunup, Reggae sound ritmiyle atan narin yüreğimizi üzdüler. Bob Marley için de çok şey söylediler. Peki ben nasıl tanıştım onunla? Şöyle:

    Bir yaz günü, sene 2005. Dayımın oğlundan karışık mp3 cd si doldurmuşum. Babama güç bela, borç harç aldırdığım cd çalara takmışım o cd’yi ve ılık Haziran rüzgarı saçımı, yeni tellenen sakalımı ve tüm tüylerimi okşarken, köylülerden aldığım tütünden ince bir dal sarmışım. Mavi duman havaya yükselirken ilk defa o sesi duydum. “ no woman no cry…” O an tüm dünyayı ve sahilleri dolaştım, okyanuslarda kanat açtım. Çok sonraları kim olduğunu öğreneceğim kişiyi o zaman çok sevmiştim. Kadın yok ağlamak yok, sandığım sözleri, ilerde abim düzeltti: “Hayır kadınım, ağlamak yok” idi onun anlamı. İşte o yaşımda artık bir rasta idim.

    Üniversiteye gelince de Jameika’lı bir çocukla baya muhabbet ettik. Esrar tekkelerinde takıldık bir süre, tekke kendi evimizdi ama mahalle ve dünya kiralıktı, üstelik en adi kiralık bir katil BABYLON ve onun çarklıları, çarkları.

    Geçenlerde Beyazıt’ın oralarda geçerken sahaflar varmış, bilmiyorum oraları, gittik. Dolaşırken yerde 5 tl lik kitaplar arasında gördüm bu kitabı. Okumam lazımdı çünkü.

    Kitaba gelelim:

    “Ve gülümse, Jamaica’dasın
    Gel, gülsün yüzün Jamaica’da
    Hepimiz birlikte, Jamaica’da
    Şimdi gelin Jamaica’ya
    Duygulu kent, duygulu insanlar
    Görüyorum eğleniyorsunuz
    Reggae ritmiyle dansederken
    Ey güneş adası, gülümse
    Halkımıza yardım edeceğiz…”

    6 Şubat 1945 günü St. Ann’ın az uzağında bir dağ evinde, Robert Nesta Marley yaşamla tanıştı. Yemyeşil bir dağ eteği ve yöresi. Bu köye “zamanın yavaş geçtiği yer” de denirdi. Onun doğduğu ev müze halindedir.
    Beyaz bir baba ve siyahi bir annenin birlikteliğinden doğmuştur ve “ben ne siyahların tarafındayım ne de beyazların” demiş. Gelgelelim babası aileyi terketmiş. Babasız büyüdüğü için tüm eş dost konu komşu ona sahip çıkmış. Büyükbabası en büyük yardımcısıydı. Onun müzikle tanışmasına vesile olmuş pek çok konuda dünya görüşünü etkilemiştir.

    Zamanla okuldan okula şehirden şehire geçim derdi ile savrulan aile Trenchtown’a yerleşir. Nesta burada demirci çıraklığı yapar ama aklı hep müziktedir. Yaşadığı yerde hırsızlık, cinayet, yoksulluk almış başını gitmiştir. O bunlardan hep geri durmuştur ve genelde ailesi ile vakit geçirmiştir. Bu dönemlerde Jimmy Cliff ile tanışmıştır ve müzik dünyasına adım atmıştır.

    Jimmy Cliff’i bunun ile hatırlarsınız belki;
    https://youtu.be/xzGV9Bl6CGg

    İlk plağını doldurur ama tutulmaz. Yılmadan devam eder ve “The Wailing Wailers” grubunu kurarlar arkadaşları ile. Daha sonra yeni bir soluk gelir müzik piyasasına. Bu dönemdeki siyasi çalkantılar gençleri varolma savaşına sürüklüyordu. Bir kuşak düzene karşı durmaya başlıyordu. Dayatılan hayata isyan ediyor, müziklerinde artık “rude boy” denen kültür baş gösteriyordu. Ve Wailiers bu akımın öncülerinden oldu.

    Daha sonra “Rastafari” olgusu ile tanıştılar. Bu öğreti ve felsefe onları, yani asileri devrimci yaptı.

    Gruptan ayrılan üyeler oldu zamanla. Ekonomik sorunlar baş gösterdi. Zorluklar dalga dalga geldi. İleride eşi olacak kadın Rita’yı alıp Amerikaya taşınan annesinin yanına gittiler. Geçim derdinden dolayı pek çok işe girip çıktı. Demirciliği sayesinde Chrysler fabrikasında iş buldu. Ama Sam Amca’nın çukuru onu boğuyordu ve Jamaica’ya döndü. Eski dostlar bir araya geldiler ve patlattılar bombayı:

    https://youtu.be/87HqYVb_mvA
    https://youtu.be/eZ3eA5gxiLs

    Ama hükümet baskısı devam ediyordu ve bir grup üyesi esrar içmekten dolayı tutuklanmıştı. Tüm bunlardan bunalan Bob bir süre çiftçilik yaptı. Yediği kazıkların sonrasında kötü insanlara şunu söyledi “ onlar hakkında kötü şeyler söylemek istemiyorum ama söyleyecek iyi şeylerim de yok.” Çünkü onun besteleri çalınıp kullanılmaya başlanmıştı.

    “Gerçek şu ki, herkes seni incitecek. Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak.”
    Bob Marley

    Hepimizin bildiği şarkısı ise “no woman no cry” dır kuşkusuz. Bu parça Trenchtown’da geçen günlerini anlatır onun.

    “Bu büyük gelecekte
    Geçmişini unutamazsın,
    Sil gözlerini diyorum sana
    Hayır kadın ağlama”

    Artık Reggae dünyayı sarmıştır. Daha sonraki dönemlerde bazı şarkıları Jamaica’da yasaklanmış, sansüre takılmıştır. “Sakıncalı düşünceleri” müziğine yansımıştır çünkü. Gördükleri ve yaşadıklarını artık tutamaz içinde.

    Yasaklı şarkılara bir kaç örnek:
    https://youtu.be/4XHEPoMNP0I
    https://youtu.be/BR0fQ6wJb6A
    https://youtu.be/5Qe23LVs2O4

    Amacı: insanları birleştirmekti. Tüm insanları. Tek silahı gitarıydı. Bu uğurda düzenlenen “Smile Jamaica” konseri düzenlendi. Konser bedavaydı ve tüm halka teşekkür mahiyetindeydi. Ama bir şekilde konser engellenmek istendi ve Bob Marley’in evi kurşunlandı konserden evvel.
    Tüm ısrar ve baskılara rağmen Bob vazgeçmedi ve sahne aldı. Saldırı engel olması amacındaydı ama halkın sevgi selini ve coşkusunu artırmaya yaramıştı.
    Artık bu zayıf saçları dreadlock olan çikolata renkli adam dünyayı sallıyordu.

    https://youtu.be/za01QWLXisQ

    RASTAFARİ

    Marcus Mosiah Garvey, siyahların özgürlüğünü ve kurtuluşunu savunan efsanevi 20. yüzyıl peygamberi olarak kabul edilir. Öğretisi ve yaşamı Bob Marley’i derinden sarsmıştır.

    Özgürlük, bağımsızlık gibi kelimelerin anlamını çok zaman evvel unutmuş, köleliğin verdiği yıkımı yaşayan siyah insanlar dünyası için Garvey ve felsefesi yepyeni bir ses, bir umut oldu. Bu öğreti tüm siyahların birleşmesi ilkesine dayanıyordu.

    Garvey aynı zamanda ödüncü yaklaşımlara ve bu yaklaşımların temsilciliğini üstlenen siyahi liderlere de savaş açtı. Bu liderler yaptıkları konuşmalarda, siyahların beklenen güzel günlerin bu dünyada değil, “Cennet”te gerçekleşeceğini söyleyerek,bu insanları sömürmeye hizmet veriyorlardı. “Cennete itirazımız yok” dedi Garvey, “ama şu anda dünyada yaşıyoruz. Ve çok ayrıdır. İlgimizi bu dünyaya yoğunlaştırıp özgür ve bağımsız uluslar yaratmalıyız.”

    En büyük düşü ise siyahları ait olduğu yere yani Afrika’ya taşımaktı. Bu uğurda taşıma şirketi kurdu ve siyahilere hizmet verdi. Daha sonra ABD tarafından cezalara çarptırıldı ve taşıma izni iptal edildi.

    Artık siyahlar arasında bir peygamber olarak görülüyordu. Afrika’da bir kralın tahta çıkacağını ve kurtuluşun yakın olduğunu dile getirmişti ve yıllar sonra Etiyopya’da bir kral tahta çıktı: Ras Tafari. Beklenen kral oydu. Yeni din bunun ardın doğmuş oldu böylece. Siyahların umudu olan bir din: Rastafari!

    Rastafari mensupları sade giyinir. Tam adı verilen 3 renkli şapkaları onları belli eder. Kırmızı: dökülen kanı, sarı: sahip olunan zenginliği, yeşil: yeryüzünün verimliliğini temsil eder.

    Neyse efendim. Bob Marley Rastafari ile tanıştıktan sonra müziği ve felsefesi farklı bir boyuta ulaşır. Küçücük, dar bir görüş alanına bağlanıp kalan bireyin, dünyayı ve insanlığı göremediğini, kuru, anlamsız bir yaşam sürdüğünü düşünüyordu Marley. Batı dünyası ve Batı kültürünün yaptığı buydu ona göre: insanları küçük dünyalarına, küçük yaşamlarına hapsetmek. Batılılar yani beyazlar. Artık müziği bu insanlığı ayağa kaldırmaya yöneliktir.

    https://youtu.be/oyFmNPoDbDU

    Babylon’un baskılarına tepki vardır artık:

    “Nasıl hala oturabiliyorsun orada
    Ne zaman çevreme baksam
    Acı çeken insanlar görüyorum
    her yerde…”

    Bu kadar şan şöhret neticede para demekti. Ama önce şunu bir izleyiniz dostlar:
    https://youtu.be/VjLSIauDEX0

    "mülk seni zengin yapar mı? Para hayatı satın alamaz. Benim zenginliğim hayatım, sonsuza dek."

    Bob kazancının büyük bir çoğunluğunu yardım kuruluşlarına bağışlıyordu. Kötü durumda olan Jamaica’lılara ayda yaptığı bağış 200bin doları geçiyordu. Afrikadaki okul, kilise, hastane gibi yerlere de yardım ediyordu.
    Şarkıları içinde belki de en anlamlısı “Redemption Song” olsa gerek:

    “Kurtarın kendinizi zihinsel kölelikten
    Kendimizden başkası özgür kılamaz aklımızı”

    “Eşlik etmeyecek misin
    Bu özgürlük şarkılarına ?
    Çünkü tek sahip olduğum, kurtuluş şarkıları,
    Kurtuluş şarkıları”

    https://youtu.be/QrY9eHkXTa4

    Kitabın içinde çok hoş bir röportaj da var. Umarım okuyanlar için keyifli olur.

    Bir gün Bob yere yığılır ve yapılan araştırmalar sonucu kanser olduğu ve çoğu yerini sardığı ortaya çıkar. Memleketinden uzakta olan Dost Bob, tüm umutlar tükenince evine dönmek üzere yola çıkar ama çok fenalaşan Kral, acil hastaneye yatırılır. Tüm bekleyişin ardından 1981 yılının 11 mayıs sabahı Reggae kralı Bob Nesta Marley hayata veda eder. 36 yaşında ve ününün zirvesinde iken aramızdan ayrılır.

    Bu en ünlü Rasta, Babylon’daki cefasını tamamlamış ve Zion’a gitmiştir.

    Peygamber olan Bob artık zion’daki tahtındadır ve oturmuş en kallavi cigaralardan içiyordur. :)

    Onun ardından dünya bu müziği daha iyi tanıdı ve sevdi. Teşekkürler Jah, teşekkürler Bob, teşekkürler Ras Tafari…

    Mezarında hala “GANJA” yetiştiği söylenir. Bir gün orayı ziyaret edebilirsem bunun teyidini yaparım sevgili dostlar.

    Onun ardından şu sözler havada süzülür:

    “Ne zaman işitir gibi olsam
    bir kırbacın şakırtısını
    Buz gibi akar kanım,
    Anımsarım, esir gemisinde
    Ruhumu nasıl yaraladıklarını…”


    Esen kalın dostlar, Jah sizinle olsun. RASTAFAY!!!

    Bonus şarkılar, keyifli okumalar, sağlıcakla dinlemeler :)

    https://youtu.be/KLL3DKZAzig
    https://youtu.be/Li41j14n4aY
    https://youtu.be/ysUcCHngH-I
    https://youtu.be/_fF4x-LljWo
    https://youtu.be/j2G_FA7weGk
    https://youtu.be/pZ7RjaFIP80

    Karadenizden Reggae :)
    https://youtu.be/gUXIDTbrMJo
    https://youtu.be/_SaF9RTqqQI
    https://youtu.be/GDIaH5NzT7U
    https://youtu.be/O8L5_6FaU_0
  • Mehmet Yaşar Soyalan
    Teknolojinin hegemonyası ve kutsanan bilgi, insanı öyle kuşatmıştır ki, insanın gözü kendisinden, yaşadığından başkasını görmüyor. Dolayısıyla tanrının varlığı, ahlaki gereklilik, tutarlılık veya değerlerin kılavuzluğu gibi bir önceliği, sorunu ve beklentisi yok. Teknolojik hegemonya, insanın beyin ve gönül sızısı duymasına izin vermiyor, böyle bir şey için ona zaman ve alan bırakmıyor.
    Arayışlar kriz dönemlerinde ortaya çıkar. Oysa günümüz insanı, teknolojik esaret kendisine açık kapı bırakmadığından, her durumda onu meşgul ettiğinden, ufkunu kapattığından kendisinin bir düşünce, bilgi, inanç, ahlak, kısacası bir varlık ve tasavvur krizi içinde olduğunu düşünmemektedir. Teknolojik esaret inananı da inanmayanını da “kesin inançlı” yapıyor.
    Bilgi fetişizmi ve bilginin tek kriter olması, insanın kendisini tek karar mercii olarak görmesine, kendisi ve yaptıkları ile yüzleşememesine, özeleştiri kültürünün yok olmasına, acziyetini fark edememesine ve bu istiğna hali nedeniyle beynini/ idrakini ve kalbini/ duyguyu tümü ile kaybetmesine, kendisini bütün uyarıcılara kapatmasına yol açmakta, başka bir deyişle yaptığı işler nedeniyle “kalbinin mühürlenmesine” sebep olmaktadır.
    Genel olarak bu istiğna hali yaşanırken ender de olsa kafası karışık veya sorusu olan insanların sorularına cevap verecek bir dini tasavvurun, kurumun, toplumsal vasatın ve toplumsal ilişki biçimlerinin olmayışı bu kişileri ya nemelazımcılığa, boşvermişliğe, içine kapanmaya, var olana duyarsızlığa yöneltmekte ya da gizeme ve bilinmezciliğe meyletmelerine neden olmaktadır.
    Bu geleneksel dinlerin kendisi bu “teknolojik isyan” karşısında şekil değiştirerek, gizem ve bilinmezciliğin merkezi haline gelerek, teknolojik, modern ve “mantıklı”, bilimsel olmaktan yorulmuş insanın kendisinden kaçışına bir süreliğine onun tarihin/hayatın dışına çıkmasına aracılık etmesini, sanal ve olmayan bir evrende ev ona sahipliği yapabiliyor olmayı kendisi için övünç kaynağı olarak görüyor. Aslında bu durumun onun bütün tezlerinden vaz geçtiğini, yaşanana ve bugüne dair artık bir sözünün kalmadığının bir göstergesi olduğunu göremiyor.

    Yine benzer şekilde ya gizem veya batiniliğin ya da aşırı lafızcılığın, zahiriciliğin zindanında aklı örtülmüş, olanın farkında olmayan taraftarlarının/ inananlarının tepkisellikleriyle, kulaklarını ve gözlerini kendi dışındakilere kapatarak, kendi dar dünyası içinde milyonluk gösteriler yapabiliyor olmayı hala güçlü olduğunun delili olarak görüyor. Zaten bu geleneksel dini mahallede yaşayanların veya var olduklarını ispatlama sadedinde “safları sıklaştıranların” dil ve üsluplarına, altlarındaki araçlarına, günlük harcamalarına bakıldığında bu çığlıkların ve kalabalık olmanın sadece korkuyu yenme veya korkuyu korkutma sadedinde şeyler olduğunu ortaya koymaktadır. Tüm bu olanların dışarıda olan için herhangi bir mesaj taşımadığı sadece içerideki dağılmayı önlemeye yönelik olduğu da çok açık. Üstelik bu dindarların çocuklarının geleneksel kıyafetlerinin ceplerindeki teknolojik dinin araçlarının esiri olduklarını görmelerini engelliyor. Keşke tüm saf sıklaştırmalar ve çığlıklar, var olduklarını ispatlama sadedinde değil de bu “teknolojik isyana” isyan için olabilseydi. Bekli o zaman süreç içerisinde de olsa bir cevap üretilebileceği konusunda bir ümit olabilirdi.
    Aslında genelde İslam dünyasında özelde de Türkiye’de tanımlanmış ve akredite dini kurum ve yapıların sayılarına nicelik açısından faaliyetlerine baktığımızda büyük bir gelişmenin ve atılımın olduğunu varsaymamamız gerekir. Örneğin bugün Türkiye’deki dini kurum ve yapılara göz atalım: yeni yapılan cami sayılarında, Kur’an Kursu ve İmam- Hatip Okulları sayısında, İlahiyat Fakülteleri sayılarında ve buralara devam eden öğrenci sayılarında yüzde binlere varan oranlarda artışlar olduğunu devletin resmi verilerinden teyit edebiliyoruz. Yine eskiden görünür olmaktan çekinen dini tandanslı “cemaat” ve yapılar daha görünür durumdalar, hatta devasa projelerle, binalarla, toplantı ve mitinglerle toplumun içinde “yükselen değer” olarak yer alıyorlar. Ayrıca, yozlaşmanın, ahlaksızlaşmanın, dinsizleşmenin, bilumum kötülüklerin en temel panzehrinin “eğitim” özellikle de “dini eğitim” olduğu varsayılır; işte bundan dolayı olsa gerek tüm bu cemaatler, yapılar (zaman zaman bu yapılar STK diye isimlendiriliyor), resmi veya gayri resmi dini kurum ve teşkilatlar topluma dini eğitim verme konusunda yarış halindedirler. Bu iş için camiler zaten neredeyse 7/24 hizmete hazır haldedir. Sadece Kur’an Kurslarında, İmam- hatip okullarında değil, İlahiyatlarında değil, seküler görünümlü ilk, orta, lise, üniversite kısacası kamu ve özel tüm eğitim kurumlarında görülmemiş düzeyde dini eğitim atağı söz konusudur. Bu iş ile uğraşan insan kaynağı da neredeyse mevcut insan kaynağının onda biri düzeyinde. Yani neredeyse her on kişiden biri dini konularda bir başkasına kılavuzluk eder durumda. Bir de bu konudaki yazılı ve görsel materyale baktığımızda da müthiş bir artışın ve gelişimin yaşandığına şahit oluyoruz. Kamu ve özel teşebbüs imkanlarıyla kitap, dergi gibi yazılı materyalin, yazı, ses ve görüntü olarak elektronik materyalin üretiminin akıl almaz boyutlara ulaştığı ve her bir bireyin bunlardan istediğine, istediği zamanda erişme ve elde etme imkanına sahip olduğu bir ortamda yaşıyoruz. Sadece bunlarla da sınırlı da değil elbette, nerdeyse her dini cemaatin ve pek çok STK’nın, kamu kuruluşlarının 7/24 dini içerikli yayın yapan onlarca (belki de yüzlerce) TV’lerin varlığı herkesin malumu.

    Tüm bu niceliksel ve sayısal sıçramaya rağmen böyle bir toplumda bir yozlaşmadan, dinden, dini değerlerden uzaklaşmadan, gençlerimizin ellerimizden kayıp gittiğinden, ailenin yok olduğundan, boşanma oranlarının hızla arttığından, dünyevileşmenin ve nobranlaşmanın tavan yaptığından yakınılıyor olunması, üstelik yakınanların ellerinde her imkânın bulunduğu geleneksel yapılardan geliyor olması, tuzun koktuğu, denizin bittiği anlamına gelmez mi? Böyle bir algının/fotoğrafın hâkim olduğu bir yaşanmışlıkta, gerçeklik içinde bir dindarlaşmadan değil de dinden, dini değerlerden uzaklaşmaktan söz ediyor olmamamızı nasıl izah edeceğiz.
    Burada sorun sadece çağa ayak uyduramayan, kendisini çağın dili ile ifade edemeyen, çağın ihtiyaçlarını göremeyen ve bu ihtiyaçlara uygun reçeteler sunamayan dini tasavvur değildir. Yazının ilk sayfalarında ifade etmeye çalıştığım gibi bilgi ve teknolojinin atak yaptığı, insanın tek gerçeği olmaya doğru evirildiği (En az dört yüz yıl öncesinden söz ediyorum.) zamanlardan beri, belki de çok daha öncelerinden itibaren dinlerin insanın tabiatına uygun söylemler geliştiremediği, pratikler ortaya koyamadığı için bilgi, insanın zihinsel ve güncel sorunlarını çözmede alternatif bir din gibi algılanmış ve dinin yerine ikame edilmiş; yani bizzat dinin/din adamının kendisi görevini yapmadığı için, sorumluluk alanını boş bıraktığı, sahadan çekildiği veya söylem ve uygulamaları nedeniyle muhataplarını, inananlarını kaybettiği, kaçırdığı için bilim alternatif bir din olarak boş bulduğu bu alanı doldurmuştur. Din, bilime bugünkü konumunu bunda yüz yıllar önce altın tepside sunmuştur.

    O zaman son söz olarak şunu söyleyebiliriz: Dinlerin varlık nedeni, inananının kendisi ile barışık bir şekilde, huzur ve sükûnet içinde yaşamasını, çevresi ile doğru ilişkiler kurmasını, iyi işler yapmasını ve kendisini var eden Yaratıcı’ya vefa ve sadakatini göstermesini sağlamaktır. Elbette bu vefa ve sadakati canlı tutmak da onun en temel özelliğidir. İnanan açısından baktığımızda da durum böyledir, inananın dinden beklentisi de bu yöndedir.

    Bütün dinler bu dünyaya, yaşanana ait bir şeyler söylemek için vardır. Yani onun varlığa, olana ve olacak olana dair bir sözü vardır. İnsan ile ilgisi de bu nedenledir; çünkü bu dünyada bu sözü dinleyebilecek, anlayabilecek tek varlık insanoğludur. Bu da onun akledebilme yeteneğine sahip olması ile mümkün olmaktadır. Bu nedenle insan, dinlerin zorunlu bir muhatabıdır. Yine din olmanın bir gereği olarak, her din muhatabına sorumluluk yükler. Sorumluluk ise ancak akledebilme ve özgür bir irade ile tecelli eder, bu özellikler de sadece insanda bulunur. (Bunun tersi de mümkündür; din, insana bir şeyler söylemek ona dokumak için vardır bu nedenle yani insanın doğa ile ilişkisi, doğanın bir parçası olması nedeniyle de zorunlu olarak dünya ve hayata dair şeyler söyler.)

    İşte, dinlerin, dini olanı, dolayısıyla inananını makul olanın dışına taşımaları, ya tamamen, irrasonaliteye ya da tamamen rasonaliteye (batin ve zahir olandan sadece birisine) mahkûm etmeleri nedeniyle insanın doğasına ters düştüğü, ihtiyaçlarını karşılayamadığı, varlığını aklını örttüğü muhatap kesimiyle sınırlı tuttuğu için, olanı ve olacak olanı okuyamamış, inananı da olacak olana hazırlayamamıştır. Bilim ile girdiği savaşı kaybetmiş, varlığını sürdürebilmek için bilimin şefaatine ihtiyaç duyar hale gelmiştir.

     

    İnsan tanımlarının mahkumudur. Anlaşılıyor ki sadece insanlar değil dinler ve ideolojiler de öyle. O zaman dinlere düşen kendisini, özüne yabancılaşmadan kendisinin ve muhatabının gerçekliği içinde yeniden tanımlamaktır. Aslında insanın tanımlara sığmayacak bir karaktere/ yaratılışa, bir gerçekliğe sahip olduğunu da söylememiz gerekir. Belki de dinlerin tekrar konuşmaya başlamaları insanın bu dinamizmini ilk çıkış noktası olarak görmeleri ile mümkün olacaktır. Yüce yaratıcı zaten Kur’an Vahyi özelinde insanlık için böyle bir yolu açmıştı. Bu yola pek çok bariyer konulmuş olsa da hala açık olması insanlık için de bir lütuf olmalıdır.

    Daha açık söyleyelim: Yaratıcı, adil ve merhamet sahibi bir tanrı varsa (ki, her bir varlık ve her bir oluş buna şehadet/şahitlik ediyor) ve tanrının muhatap aldığı yegâne varlık olan insan, insan olmanın sınırları içinde varlığını sürdürüyorsa, bu var oluşun bir gereği olarak Din de vardır; ve elbette var olanın sözü de vardır. Söz bittiğinde varoluş biter. Bu nedenle varoluş devam ettikçe Tanrı da konuşmaya devam eder (Batan/ kaybolan/ yok olan/ saklanan Tanrı olmadığı gibi susan tanrı da olmaz (En’am:6/76); olsa olsa kulağını Tanrının sesine, gözünü tanrının varlığına/eserlerine kapatmış insan/insanlar olur). Ancak hem Tanrı hem de dinler insanlar için, onların idrakine, onların diliyle konuşurlar. Bu nedenle sorun ne Tanrıda ne de Dindedir, Tanrı’yı ve Din’i konuşturmayan/konuşturamayan insandadır; susan veya tanrıymış gibi konuşan böylece yoldan çıkan insandadır. (Dil; sesler, harfler ve kelimeler değildir elbet.) İnsanı konuşursak veya insanı insan gibi konuşturursak dolayısıyla insan kalırsak yola girmiş oluruz. Zaten esas olan yolda olmak değil midir? Çünkü konuşmak yolda olmakla, yolda olmak konuşmakla, insan kalmak yolda olmakla mümkün oluyor; insanlık tarihi böyle söylüyor.
  • Selamaleyküm Dostlar, sosyolog Recep Şentürk'ün İLKE yayınlarından çıkardığı, Molcom X'in hayatı ve insan hakları üzerinde durduğu bu kitabı değerlendirmeye çalıştık.

    Okyanusun ötesinde, farklı/gizemli bir dünya olan Kuzey ve Güney Amerika Cristophe Colomb tarafından 1492 yılında keşfedildi. Kıtanın tarihi böyle başladı… Recep Şentürk’ün Malcolm X’in necip hatırasına ithaf ettiği, Malcolm X İnsan Hakları Mücadelesi kitabı, kendi konusunda başarılı bir çalışmadır. Amerika’daki Müslümanların ilki Avrupa esir tüccarları tarafından, Afrika’dan getirilen esirler arasındaki Müslüman esirlerdir. Bu Müslüman esirler, günümüz Amerika’daki Müslüman tarihinin başlangıcı oldu. 1786 yılında G. Washington’un esirlik hakkında yayınlanan beyanname ve 1808’e gelindiğinde esirliğin kaldırılmasıyla ezilmiş insanların özgür birey olmaları sağlandı. Şentürk, kitabının giriş bölümünde Amerika tarihi, Amerika’daki Müslüman tarihi ve Afrika’daki Müslümanlaşma tarihinden bahseder.

    Bilindiği gibi Amerika’nın koruyucuları eşitlik ilkesi yayınlayarak kurulmuştu. Keza bu eşitlik kanunlarla sınırlı kalmıştı. Günümüzde devam eden, kısmen de olsa azalan ırk/renk ayrımı devam etmektedir. Amerika’nın tarihini karıştırdığımızda 1900’lı yılların başlarında siyahla beyazın savaşını görürüz. Bu dönemde lokantalarda, otobüslerde ve birçok yerde “Buraya zenciler giremez.” yazılı levhalar asılıyordu. Buda zenci ayaklanmalarına neden oldu. Bu ayaklanmalara karşı zulüm ve tedhişin artmasını neticelendirdi. Bu neticelerle siyahiler arasında “Amerikalı Beyaz Adamın”ın dininden ayrı bir din arayışı başladı.

    Esrarengiz Bir Din Davetçisi

    İkinci Dünya Savaşı’nda siyahilerin statüsü Amerikan toplumunda, asgari insani şartlara halen ulaşamamıştı. Amerika’da 1929’da Kara Perşembe olarak adlandırılan ekonomik krizle siyahilerin içinde bulundukları kötü şartlar, bıçağı kemiğe dayayan bir darbe olmuştu.

    Bu dönemde siyahilerin ağırlaşan ıztırablar içinde çırpındıkları sırada esrarengiz bir din davetçisinin zenci mahallelerinde dolaşmakta olduğunu görüyoruz. Sözümona gündüzleri ipek kumaş satan, geceleri etrafına topladığı zencilere vaaz veren ve kendisini Fard Muhammed olarak tanıtan bir davetçiydi. Bu esrarengiz adam, siyahlara Müslüman soyundan geldiklerini, “yitik koyunlar” olduklarını, tam dört yüz yıldır İslam cemaatinden ayrı düştüklerini ve kendisinin bu yitikleri bulup asıl dinlerine döndürmeye geldiğini söylüyordu. “Tanrı”nın gerçek adı “Allah”, dinin İslam ve bu dine inananların adlarının ise Müslüman olduğunu öğretiyordu. Fard, kısa sürede vaaz ve nasihatlerini dinlemeye gelen siyahiler arasında tanındı. Önce küçük bir evde toplandılar. Ancak sayıları artmasıyla bu eve sığmayıp, bir salon kiraladılar. Buraya “Müslüman Mescidi” dediler. Keza Amerika’da “Zenci Müslümanlık Hareketi” gizli bir İslam davetçisiyle başladı. Mısıroğlu, kitabında Fard hakkında bazı önemli rivayetlere değinmiştir.

    Fard, ilk mescidini açmasından itibaren dört yıl içinde kendisine binlerce mürid bulmuştur. Ve hatta “İslam Üniversitesi” adında bir eğitim müessesesi kurmuştur. Bu müessesesinin başına Elijah Muhammed’i getirmiştir. Elijah Muhammed, kısa zamanda Fard Muhammed’in en yakını haline geldi. Fard, zaman içinde kendini geri çekti. Ve kendi işlerini Elijah’a devretti. 1934 yılında ise Fard büsbütün ortadan kayboldu. Fard’in nasıl, neden kaybolduğu bilinmemekle beraber geride cevapsız sorular bıraktı.

    Elijah, Detroit'teki cemaat içinde çıkan anlaşmazlık yüzünden göç ettiği Şikago'da ikinci bir cemaat kurdu. II. Dünya Savaşı sırasında yandaşlarına askere yazılmama çağrısında bulununca Kurayla Askerlik Yasası'nı çiğnemekten suçlu bulunarak hapse atıldı (1942 - 1946). Savaş sonrasında yürüttüğü çalışmalarıyla "İslam Ulusu" hareketini örgütledi. İslam Ulusu hareketinin en önemli isimlerinden biri de Malcolm X’dir.

    Şehitler Bahçesinde Derisi Siyah Yüreği Bembeyaz: Malcolm X

    Amerikalı Müslüman lider Malkom X(Malcolm X), 1925 yılında Baptist bir papanın oğlu olarak dünyaya geldi. O yıllar, ırkçılığın hat safhaya ulaştığı, beyazların siyahları sırf derisinin renginden dolayı katlettiği, karanlık dönemlerdi. Dört amcası gibi babası da beyazlar tarafından öldürülmüştü. Bu ağır travmatik şartlar. Ezilen, aşağılanan, şiddet gören bir zenci olarak beyaz adama karşı kin ve nefret duyguları içinde büyüdü. Tüm zenci çocuklarının ortak yazgısı gibi çocukluk ve gençlik yılları sokaklarda ve eğitimsiz geçti. İlk gençlik yıllarında Karlende kirli işlere bulaştı. Ve hırsızlık sucuyla hapse atılması aslında onun hayatının bir dönüm noktasıydı. İslam’la ilk kez burada tanıştı. Oysa tanıştığı İslam, Kur’an ve sünnet çizgisinde sahih bir İslam anlayışı değildi. Tanıştığı din ırkçı siyahi lider Elijah Muhammed’in Nasyonalist İslam yorumuydu. 1952 yılında hapisten çıkınca kendisini davasına adayan bu genç adam Malkom Lidır olan ismini davasının isimsiz bir hizmetkârı olarak Malkom X şeklinde değiştirdi. Kısa zamanda etkili bir hatip ve bir söz ustası haline gelmiş ve tanınmaya başlanmıştı. “Şeytan” olarak tanımladığı beyaz adama karşı siyah ırkçılığı savunan konuşmaları hitabet sanatının cazibesiyle birleşince kalabalık kitlelerin coşturan, büyüleyen yeni bir liderin doğuşunu müjdeliyordu. Oysa bu karizmatik genç lider İslam’ı hala tanımıyordu. İslam’ı beyazlara düşmanları öğütleyen, siyahların dini zannediyordu. Keza bir şeylerin yanlış olduğunu hissetmeye Elijah’ın dini çarpıttığını anlamaya ve İslam ülkelerini de temsilcikleriyle irtibata geçerek, gerçek İslam’ı kavramaya başlamıştı. 1963 yılında Elijah’la yollarını tamamen ayırdı. Ve 1964 yılında Haç görevini yerine getirmek üzere Mekke’ye gitti. Kâbe’de renk ve ırk farkı gözetmeksizin, bütün müminlerin hep birlikte huşu içinde Rablerine ibadet etmeleri, birbirleriyle dostça ve kardeşçe ilişkiler içinde olmaları, Malkom’u büyülemişti. Mekke’den eşi Betty’e yazdığı mektupta duygularını şöyle ifade ediyordu: “İnanmayacaksın ama tenleri beyazdan daha beyaz olan insanlarla aynı bardaktan su içtim. Aynı tabaktan yemek yedim. Hepimiz kardeştik. Ben artık ırkçı bir Müslüman değilim. Gerçek Peygamberimiz olan Hz. Muhammed(sav) ırkçılığı yasaklamıştı.”

    Mekke’de Malik El Şahbaz ismini alan Malkom, Hac’tan döndükten sonra ırkçılığı bıraktığını acık bir bicimde tekrar etti. Konferanslarında ve medya organlarında hem siyahi topluluğa hem de tüm Amerikan toplumuna İslam’ı anlattı. İslam, ilk defa evrensel boyutta ve geniş çapta Amerika’nın gündemine geliyordu. Amerika İslam’ı anlamaya muhtaç, zira Amerikan toplumunda ırkçılığı ortadan kaldıracak tek din İslam’dır, diyordu. Malkom X’in ırkçılığı reddetmesi, İslam Kardeşliğine yönelmesi, İslam Dünyasıyla ilişkiye geçmesi ve Amerika’da yeniden güçlü ve örgütlü bir İslam toplumu oluşturmaya yönelmesi onu hem ırkçı Müslüman topluluğun hem de gizli güçlerin hedefi haline getirmişti. Onun, için zor günler başlıyordu. 13 Şubat 1964 gece yarısı evi bombalandı. Eşini ve çocuklarını zorlukla dışarıya çıkartarak kurtara bildi. Sürekli izlenen ve ölüm tehditleri alan Malkom, öldürüleceğini hissediyor ancak inandığı davasını anlatmaktan verdiği mücadeleden vazgeçmiyordu. Yine böyle bir gündü. 21 Şubat 1965, konferans vermek için kürsüye çıktığı sırada aralarında eşi ve dört çocuğunun da bulunduğu dört yüz kişilik bir topluluğun gözleri önünde kimliği belirsiz kişilerce kurşun yağmuruna tutularak şehit edildi. Malkom X ya da diğer adıyla Malik El Şahbaz, bir İslam şehidi olarak, şehitler bahçesinde ki yerini aldı. Irkçılığı lanetleyen İslam’ın gür sesini Amerika’ya ve bütün dünyaya haykıran, İslam kardeşliği ve İslam davası için mücadele eden ve bu uğurda canını veren, derisi siyah yüreği bembeyaz bu adam tıpkı peygamber dostu Habeşli simsiyah derili Bilal efendimiz gibi çağımızın önde giden Müslüman önderleri arasında ki muhteva yerini aldı.

    Yunus Özdemir.
  • بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

    KAHRAMAN ORDUMUZA


    👉1-Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;


    İstiklal Marşımız "korkma" diye başlar. Biliyorsun ki bu, Resûl-i Ekrem'in Sevr mağarasında Ebû Bekir'e söylediğidir. Bunlar tesadüf değil." (İsmet ÖZEL)

    İstiklâl Marşı'nın ilk kelimesi KORKMAdır. Buradaki korku ne can ne mal korkusudur. Buradaki korku Vatan korkusu yani bu toprakların tekrar Dar'ül Harp olma ihtimalidir. Ki bu korkudan çok endişedir. Çünkü Kütahya-Eskişehir mağlubiyeti insanların umutlarını yitirmesine, endişeye kapılmasına sebep olmuştu.
    1. Mısrayı okuduğumda aklıma DUHA suresi geliyor.Türk milletinin Sakarya savaşı öncesi duyduğu sıkıntının, endişenin benzerini asırlar önce Rasuli Ekrem yaşamıştı.
    KORKMA ile SÖNMEZ arasında o kadar çok mana varki. Bunu ancak şiirle ifade edebiliriz.
    KORKMA diyor şair devamında (Allah bizimle beraber, bizi terk etmedi müsterih ol diyor).
    Bu mısra DUHA okyanusunsan bir damla su gibidir. Ve bilirsiniz ki korkan insana su ikram edilir. İşte bu mısra Milletimizin ruhuna su serpmiştir.

    Korkma, (Allah'ın izniyle) sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak. Biraz da SANCAKtan bahsedelim. Sancağımız o kadar manalı ki. HİLÂL, İslamın sembolüdür. Sancağımızdaki Yıldızın manası da şöyledir: Kur'an da Mevlâ der ki: (Göğü yıldızlarla süsledik.)
    Yıldızı Sancağımıza dahil eden maneviyatı da burada aramak gerekiyor. AL SANCAK bizim İslama yaptığımız hizmettir. İslamın Kılıcı Türklerdir. Bu sebepledir ki Sancağımıza en çok yakışan bizi en iyi anlatan Al renktir. Bu toprakları nasıl kazandığımızı ve İslam Diyarı yaptığımızı anlatmak için daha güzel bir bayrak olabilir mi.

    (Yerin ve göğün hükümranı Allah'tır) Yerde de Gökte de, AL SANCAK; Rabbimin Hükümranlığını telkin ederek ve O'nun izniyle Türk Varlığını bu topraklarda Kıyamete kadar işaret edecektir.


    👉2-Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    Bu topraklarda son aile son kişi kalana kadar ümidini kaybetme , çünkü tümüyle yok edilmeden bu millet esir alınamaz ,türk milletinin bin i de biri de korkulacak cekinilecek kadar ürkütücü olduğu anlatılmak tadir.


    👉3-O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

    3. dize Kur'an'da geçen bir ayetle ilgili. Şu anlamı taşıyor. YILDIZ o koca karanlığı delen ışık anlamında kullanılmış. Yani zor ve en çaresiz zamanların umudunu temsil ediyor. Mucize gibi. Allah'a kuvvetli iman olduğu sürece imkansız diye bir şey yok. Her zaman umut vardır. "o" yani bağımsızlığımızın temsili bayrak üzerindeki yıldız da milletimizin hiç dinmeyecek karanlıkta daima parlayacak olan umududur.


    👉4-O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Mehmet Akif; bu millete ve milletin içinde ki iman gücüne öyle inanmıştı ki bu milletin hürriyetinin devam edeceğine yürekten inanıyordu.
    İşte bu inancının sembolü olan sahiplik duygusuyla hitap ettiği " O benimdir, o benim milletimindir ancak..." dizesi hürriyet ve bağımsızlığımızın sembolü olan bayrağımızın yalnız ve yalnız bize yani milletimize ait olduğunu kesin ve net bir şekilde dile getirmiştir.
    Akif'in içindeki ruh; bütün Türk milletinin yaşadıklarına, kavuşmak istediği hürriyete, ideallerine tercüman olan ve bu milletin acılarıyla yoğurulan bir ruhtur. O'nun yazdıkları sadece bir şiir değil hürriyet ve vatan aşkıyla yanan bir milletin inanmışlık sembolü ve imanının ilânıdır. Bu millet yaşadıkça ona kimse el süremez, elimizden alamaz ve kanının son damlasına kadar bu vatan için canını veren bir fert kalmayıncaya kadar bu milletin bağımsızlığını yok edemez. Gökte ki yıldıza kimsenin eli dokunamayacağı gibi bu milletin yıldızı olan Al Sancağa da kimsenin eli uzanamaz ve el süremez. Bayrak bizimdir. Bayrak; bu milletin hürriyet sembolüdür. Atatürk'ün de dediği gibi; "Türk'ün hürriyetine asla dokunulamaz." Çünkü Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır.


    👉5-Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

    Burada Şair bayrağı nazlı bir sevgiliye benzetmiştir. Bayrakta ki hilal sevgilinin kaşıdır. Türk milletinin sevgilisi olan al bayrak tehlikede olduğu için kızgın ve öfkelidir.
    Bayrakta vatanı temsil eder vatanı olanın bayrağı olur bayrak yoksa vatan da yok demektir. Burada Şair bayrağa diyor ki "üzülme vatan var sen de varsın" demektedir. Bayrak bu milletin sevgilisidir. Kırgınlık, öfke, hırs gibi şeyler milletin sevgilisi olan bayrağa yakışmaz.O'nun gülümsemesi için bu milletin her ferdinin kanı kurban olur, feda olur. O'nun uğruna savaşanlar için hayat olur, can olur.


    👉6-Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?

    Bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir.
    Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir.
    Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.


    👉7-Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

    Türk milleti asırlar boyu savaşlarda kanlarının son damlasına kadar mücadele edip canlarını verdi. Gayesi ise bağımsızlığını sürdürebilmek ve bunun sembolü olan Türk bayrağımızın tüm dünyada güçlü bir biçimde dalgalanmasını sağlamaktı. Kimse canını bir hiç uğruna vermez. Canını özgürlük uğruna düşünmeden veren ecdadımızın bu milletten tek istediği bayrağımızın ilalebet dalgalanmasıdır. Milletimizin bu uğurda mücadele etmediğini görürlerse haklarını bizlere helal etmeyeceklerdir. Bunun için her zaman mücadeleye hazır beklemeliyiz. Yüce Atatürk'ün söylediği gibi Ya istiklal, Ya ölüm! diyerek o bayrağı dalgalandırmak bizlerin en büyük görevidir.


    👉8-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

    İstiklâl yani bağımsızlık hakka yani Allah’a ve peygaberiyle göndermiş olduğu Kuran ve onun sünnetiyle şekil bulmuş islam şeriatına inanan milletimizin hakkıdır...


    👉9-Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

    Şair burada 'ben' derken Türk ulusunu kast etmektedir. Türk ulusu ezelden beri bağımsız yaşayan, bağımsızlığına düşkün olup hiçbir şekilde esaret altına girmeyen ve ilelebet bu şekilde payidar kalacağını cesaretiyle ve Türk ulusuna güvenerek net bir şekilde ifade etmektedir.


    👉10-Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    7. yüzyılın ortalarıydı. Türklerin ilk özgürlük mücadelesi başlamak üzereydi. Bu mücadele Türklerin tarih boyunca hiç değişmeyecek olan özgürlük anlayışı hakkında ilk sinyalleri veriyordu. İç karışıklıklar yaşayan Göktürk Devleti bölünmüş, Doğu Göktürk Devleti ve Batı Göktürk Devleti olarak ikiye ayrılmıştı.

    Batı Göktürk, 659 yılında Çin himayesine girdi. Doğu Göktürk Devleti ise varlığını Batı Göktürk Devleti kadar sürdürememiş, 629 yılında yıkılmıştı. Kürşad ve binlerce Türk, Çinlilere esir düşmüştü. Çinlilerin esaretine giren Göktürkler bu esarete daha fazla dayanamayacaktı. Özgürlüğünü kaybedip Çin esareti altında yaşayan bir Türk'ün kaybedecek daha büyük neyi olabilirdi? Canı mı? Hayır!
    Özgürlüğüne canından daha fazla değer veren Türkler birkaç kez esaretten kurtulma girişiminde bulundu. Hepsinde de sonuç hüsrandı. Bu ayaklanmaların en önemlisi Kürşad'ın ayaklanmasıydı.
    Esaretin onuncu yılıydı. Çin, Türkleri asimile etme hedefine ulaşıyordu. Birisi bu gidişata dur demeliydi. Yanına kırk çerisini alan Kürşad, Çin hükümdarı Tay T-sung'u kaçırmak için Çin'e gidecekti. Hükümdar Ötüken'e kaçırılacak ve Türklerin bağımsızlığı ile takas edilecekti. Hükümdarı kaçırmak için, hükümdarın sokağa tebdil-i kıyafet gezintiye çıkacağı bir an kollanıyordu. Fakat yapacakları sokak baskını istedikleri gibi gitmedi. Planları o gece gerçekleşen sağanak yağmurdan dolayı ifşa olmuştu. Plan ortaya çıkınca direkt olarak saraya bir baskın yapmaya karar verildi. Ölmek vardı, dönmek yoktu. Yiğitlerimiz kanlarının son damlalarına kadar savaştılar ancak baskın başarılı olmadı. Tüm askerler ve Kürşad öldü. Burada odaklanılması gereken sonuç değil, nedendi. Niyet belliydi.
    Çinliler bu olay karşısında Türkleri asimile yapma fikrinden vazgeçip, belli bir bölgede Çin'e bağlı olmak şartı ile yaşamalarına izin verdiler. Bu böyle elli üç yıl devam etti. Ancak Kürşad ve askerlerinin kanı yerde mi kalacaktı?
    Türklerin, kazanması gereken bir bağımsızlık mücadelesi vardı önlerinde.Atamızın da deyişi ile:"Sahip oldukları kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttu."
    682 yılında 2. Göktürk Devleti kurulmuş ve Türkler özlemini duydukları bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı.
    Bu mücadele böyle sonuçlanmıştı. Fakat Türklerin tarih boyunca hep düşmanları olacak ve bağımsızlık mücadeleleri hep devam edecekti.
    Eyvah! 20. yüzyılın başlarıydı. Türklerin bağımsızlıkları yine tehlikedeydi. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı'nda yenik düşmüştü. Bu savaş sonrası Mebusan Meclisi toplanmış, bu toplanmayı gören İngilizler Mebusan Meclisi'ni basıp, İstanbul'u işgal etmişti. Fakat Türk Milleti'nin Kürşad gibi daha nice yiğitleri vardı. Bu duruma göz yumulamazdı. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı ve Anadolu direnişini başlattı. Çocuğu, genci, yaşlısı, erkeği kadını;Türk Milleti top yekün cephedeydi. Büyük bir savaş yapıldı ve binlerce kayıp verildi. "Kurtuluş Savaşı" kazanılmıştı. Özgürlüğü için savaşan Türk milleti bağımsızlığına verdiği önemi bir kez daha tüm dünyaya göstermiş oldu. "Hangi çılgın Türklere zincir vuracaktı?" Evet Türklere zincir vurabileceğini düşünmek başlı başına bir çılgınlıktan ibaretti.

    Mehmet Akif:"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım." derken, bu sözü binlerce yıllık bir özgürlük mücadesinin tüm dünyaya gösterdikleri ve yaşattıkları doğrultusunda söylüyor;Türklerin, tarihinin bilincinde olması gerektiğini, düşmanların ise ayaklarını denk alması gerektiğini ifade ediyordu. Mehmet Akif, bir cümleye bin anlam yüklemişti. Bu cümleden ilham alınarak binlerce sayfalık kitaplar yazılabilirdi.Fakat Mehmet Akif bizi bu yoğun cümlenin içine atmış, lafı uzatmamıştı..


    👉11-Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;

    Burada bent suyun önüne çekilen set anlamındadır. Garp hem ülkemizde bize bir sınır çiziyor hem de bu küçük parçada yaşam şeklimiz üzerine sınırlar çiziyor. Yani madden ve manen bizi sınırlandırmaya çalışıyor. Fakat bu Kahraman milletin Allah'tan gayrısına boyun eğmeyeceğini hesaba katmıyor. Türk milletinin çoşkun bir ırmak gibi setlerle önünün kesilemeyeceğini yüksek bir nara ile ifade ediyor.


    👉12-Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

    Önündeki seti yıkan ırmak normal akışından daha coşkun ve daha güçlü akar. Sabrı taşan Türkleri seti yıkan bir ırmağının önüne gelen herşeyi alıp denize götürmesisir. "Engin" uçsuz bucaksız bir alanı kast eder. Şair burada Türk milleti şahlandığında uçsuz bucaksız suyun denizlere sığmayıp taşımasını ifade ediyor. Bu özgüvenin altında yatan şey ise iman şuuru ve sorumluluğudur.


    👉13-Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

    Garp (Batı) çelik zırhlarını kuşanmış, silahlarına güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanın bu maddî üstünlüğüne karşın Türk‘ün sarsılmayan imanı vardır. İman, insanın taşıdığı manevi inançların bütünüdür. Batı’nın çelik zırhlı duvarları varsa Mehmetçiğin de iman dolu göğsü vardır. İnsanı üstün kılan maddî güç değil, imanıdır. Ordular ne kadar gelişmiş savaş aletleriyle donatılmış olurlarsa olsunlar eğer güçlü bir imana sahip değillerse başarılı olmaları mümkün değildir.


    👉14-Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

    Düşmanlara karşı bizm vatanımızı korumak için silah , top , tüfek ve mermimiz olmayabilir ama vatanımızı düşmanların eline vermeyecek iman dolu göğsümüz var . Bu iman dolu göğsümüz olduğu sürece düşmana her şekilde Allah ' ın izniyle engel oluruz


    👉15-Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,

    Üstad'ımız Mehmet Akif'in bu dizeleri muhakkak hepimize bir umut, bir direniş azmi, bağımsızlık mücadelesi ruhunu aşılıyor teker teker. Öyle ki insan birbiri içinde ayrılması mümkün olmayan bu bağımsızlık marşını akın akın yüreğinde bir helecan hükmünde hissedip '' keşke o yıllarda ben de yaşasaydım da düşmana bir kurşun da ben sıksaydım '' dedirtiyor. Öyle ya korkma diye başlayan dizeleri ve her fırsatta sana doğacak günlerdir hakkın diyerek bizlere cesaret ve ümit bahşeden Şair-i Azam'ın seslendiği halkı nasıl geri dönmek istemeyebilir?

    Benim vazifeme gelince; "Ulusun korkma nasıl böyle bir imanı boğar?" dizesindeki hislerimi, üstadı anlamaya yönelik aczimi dile getirmeye çalışacağım biznillah.
    Buradaki '' Ulusun " kelimesini muhakkak birçoğumuz tek taraftan bakarak millet anlamı ile okuyup bahsini geçmişizdir. Fakat o dönemdeki tazı diline ve bir sonraki '' Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dizesine bakacak olursak, sadece millet anlamı değil eylem olarak da ele almamız gerektiği bahsi ortaya çıkıyor. Bu da Üstad Mehmet Akif'in sadece bir dizede bile insanı uzun uzun düşündürecek kaleminin güzelliği ve derinliğini ön plana çıkarıyor. Bu iki anlama kendi çerçevemden bakacak olursak:

    1. "Ulusun" kelimesini ulumak fiili olarak ele alırsak; bırakın o ruhu canavarlaşmış insanlar dilediği kadar ulusun. Karşısında asırlardır tarihi ile ün salmış, İki dünyanın saadeti peygamber (sav) 'in muştusunu kazanmış, ruhu islamla bütünleşmiş bir milletin karşısında nasıl durabilir? Anlamı,

    2.olarak bu kelimeyi halka ve askerlere sesleniş şeklinde ele alırsak, ey şehitleri ile alimleri ile halkı ve askeri ile bütünleşmiş Anadolu, korkmayın. Muhakkak ki Allah göğsü imanla dolu bu milleti zayi etmeyecektir. O'nun gölgesinde olanı kim mağlup edebilir ki? Anlamını taşımaktadır.

    Sonuç olarak Üstad, hangi düsturu kullanmış olursa olsun '' Korkma " diyor bize. İmanımızı hatırlatıyor, bizi diriltecek olan hakikati vurguluyor ve diyor ki korkma, sende böyle iman, hakikat ruhu varken hangi çehre seni öldürmeye gücü yetebilir? Gücümüzün esas kaynağı olan imanımızı gösteriyor, diriliş umudunu, bağımsızlığımızı asırlardır ruhumuza bütünleştirdiğimiz imanımızla kazanacağımızı bize gösteriyor.
    Ve öyle de oldu sahiden, Çanakkalede bunu gördük. Ve imanımız oldukça görmeye devam da edeceğiz.


    👉16-«Medeniyyet! » dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Evvelâ burada sözü geçen "medeniyyet" marşın bütünüyle değerlendirildiğinde (ki başka türlüsü bizleri yanıltmaktan öteye gitmez.) lugâtlarda bahsi geçen ; şehirleri îmâr etmek, binâlar, fabrikalar yaparak, memleketleri kalkındırmak ve fenni ve her çeşit gelirleri milletlerin hürriyetleri, râhat ve huzûr içinde yaşamaları için kullanmak manasında değildir.Zira 'Süleymaniye Kürsüsünde' ve 'Asım' eserlerini okuyanlar Mehmet Akif'in asıl medeniyyet kıstaslarını açık bir lisanla izlenimleyip, ufkuna hayranlık duyacaklardır.
    Mehmet Akif'in burada sözünü ettiği, onsekizinci Asrın ikinci yarısı ve ondokuzuncu asırda husule gelen batı medeniyetinin sömürgeye teveccüh ve iltimasıdır.
    Akif'in yerden yere vurduğu "medeniyyet" İslâm medeniyetini ve bu medeniyyetin mensuplarını ve köklerini hiçe sayan, gün be gün milli ve manevî değerlerimizi yağmalayan, hiçbir insani ve içtimai dayanağı bulunmayan maddeci zihniyettir...Sözlerimi Sezai Karakoç'un şu nefis tespiti ile bitirmek istiyorum;
    "Sermayeyi, eşyayı, malı, parayı, ünü putlaştıran kişi özgür değil köledir."


    👉17-Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

    Arkadaş! diye şair bu ülkeyi gavura teslim etmeyecek fikre "Arka"çıkan insanlara sesleniyor. Zaten Arkdaş kelimesi de arka çıkan, destek veren, aynı yolda yürüyen demek. Burada ünlem bir silkme uyandırma yani kendine gel der gibi bir anlam yükleniyor. Ve yurduma alçakları uğratma sakın diyor. Burda alçaklardan kasıt bize savaş açanlar ve bizi sırtımızdan vuran hainleri bu ülkeye uğratmaması geretiğini söylüyor. Alçak her zaman alçaklığını yapar yeterki fırsatını bulsun. Bu ülkeye ihanet etmeye ve yıkmaya yeltenen kişiler hiç bitmedi. Bu yüzden buradaki Arkadaş! Ünlemi hep aklımızda olmalı ve uyanık olup fırsat vermemeliyiz unutmayın ki bu savaş halen bitmedi!


    👉18-Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

    Düşmanlar her yandan saldırdığı bir ortam haberlesmenin düşmanın elinde ve Istanbul'a hakim olan düşmani, istediği kahraman(kendi çıkarları doğrultusunda hain ilan edip ya da kahraman ilan edecek seviyede olması bu sebeple milli mucadelenin önüne engel koymaya çalışmasını konu ediniyor.) Bu sebeple istedikleri yerleri kendi bahanelerle isgal etmesi ve buradaki halka zulmetmesini konu almaktadır.


    👉19-Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...

    Vatanımız, bayrağımız adına gözünü kırpmadan yağmacı işgalcilere karşı canını siper eden kahraman Türk insanına Allah'ın kesin vadinin bir muştusu, bir müjdesi: Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
    İnsanlar bilir ki Allah'ın vaadi haktır ve elbet vuku bulacaktır...
    Bir parça toprak uğruna kadınıyla erkeğiyle alçak düşman ile çarpışan nice yiğitler cihat için hürriyet için istiklal için ve istikbalimiz için yardan, evlattan, gerekse yurttan ayrı kaldılar, can verdiler, can aldılar. Ama o hain düsmana asla geçit vermediler. Harp meydanlarında vatan müdafaası için al sancakla göğüslerini siper ederek şehadete yürüyen milletime güzel günler doğacaktır inşallah.
    Toprak sadece bir kara parçası değil ki milletimin gözünde. Bu toprak yüce İslam'ın ve medeniyetin toprağı. Müdafaası, elbette ki nice büyük mükafat sebebi ve de Hakk'ın katında gelecek o güzel bahar günlerinin tatlı bir habercisi...
    Dusmana karsi adeta etten bir siper olan tüm sehidlerimizin ruhu şad ola insallah. Rabbim sehadetlerini kutlu eylesin.


    👉20-Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bir önceki mısrada Allah'ın vaadinin doğacağına olan inançtan burada da bu vaadin yakın olduğuna dikkat çekiyor şair. Allah'ın vaadinden bu kadar emin olmanın hak yolda doğru iş yapmakla alakası var. çünkü ayette; "kendini bilen rabbini bilir" diyor Allah. Kendini bilen ne yaptığını ve ne yapması gerektiğini bilen aklı selim bir millet vardı gövdesini vatana siper eden. Allah'ın vaadide küffara siper olanlar için açıktır. Bu dünya da da ahirette bu vaat geçerlidir. Bu siper sayesinde Rabbim bizi tekrar vatan sahibi kıldı. Hamdü senalar olsun. Unutmayın ki İstiklâl Marşı o günler için değil bugünler için de yazıldı. Toprağımıza yapılan hayasız akınlar hiç bir zaman bitmedi. Sosyal, kültürel, teknolojik, eğitimsel, sağlık gibi her alanda bu akınlar devam ediyor. Allah'ın vaadi de bitmiş deği. Bu akınlara aklıyla, iradesiyle, duruşu ve tavrıyla siper olanlar için Allahın vaadi kimbililr yarından da yakındır.


    👉21-Bastığın yerleri «toprak! » diyerek geçme, tanı!
    👆22-Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

    İstiklal şairimiz M.akif bu iki dizeyle millete sesleniyor:Bastığın yerileri toprak deyip geçme tanı düşün altında binlerce kefensiz yatanı diyor. yani üzerinde yaşadığımız kara parçası bizler için yalnızca bir toprak değildir,bu toprağın her bir zerresi zamanında şehitlerimizin kanıyla ıslanmış,onların bir nevi mezarı olmuştur. Ve onlar bu mezarda maddi anlamda düşünürsek kefensiz yatıyorlar fakat biz biliyoruz ki dünyada bir mezarları olmasa da Allah katında en güzel saraylarda yaşıyorlar çünkü Yurdumuzun her bir tarafı düşmanla çevriliyken atalarımız hiç gözünü kırpmadan bağımsızlık için şehit oldular bizlere bu vatanı bıraktılar.peygamber efendimiz buyurmuştur ki vatanını savunurken ölen şehit olur. Öyleyse bizlerin de her daim bu yüce insanlar aklmıza gelmeli ve bizler için yaptıkları fedakarlıkları unutmamalıyız.


    👉23-Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı

    Her mısrasında derin, ulvî, kıymetli hakikatler yatan, milletimize nasip olmuş, rahmetli Mehmet Akif Ersoy'a, Cenab-ı Hak tarafından yazdırılmış, okuduğumuzda ya da dinlediğimizde bizi etkisi altına alan ve tüylerimizi ürperten aziz şiirimiz, marşımız, her şeyimiz...
    Bizi, biz yapan şey, İstiklâl marşımız...
    Kendimce yorumladığım 23. mısraya gelince;
    "Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı"
    "Sen şehit oğlusun"; " kimsin sen?" sorusunun cevabı sanki, "sen" zamirini kullanıp, topluma vurgu yapıyor, bizim kim olduğumuzu bize kibarca bildiriyor; sen şehit oğlusun; sen değersiz değilsin, senin ataların değersiz değiller, şehitlik mertebesine erişmiş bir atanın çocuğusun; oğlusun, kızısın... : Kendine yakışmayacak bir şeyi yapma, kim olduğunu bil, haddini bil, yerini bil, atanı utandırma... "İncitme, yazıktır, atanı" Bir ata nasıl incinir, nasıl yazık olur o şehit cedde? Değer verdiği şeylerin, uğruna öldüğü şeylerin kıymetsiz hâle gelmesi değil midir inciten, yazık eden şey? Değerler... Toplumu toplum yapan şeyler... Değerlerin değersizleştirilmesi.. Değerlerine sahip çıkmayan bir nesil, atasını yalnızca incitmez, nankörlük de eder, belki hakkına bile girer... Değer dediğimiz şey nedir? Atalarının uğruna şehit oldukları cevherler.
    Din, değerin belirleyicisidir. Dinin bize öğütlediği şeyler bizim değerlerimizdir. Dinine sahip çıkarsan değerlerine de sahip çıkmış olursun, o ataya lâyık bir evlat olursun. İşin özü kanımca, "Dinini incitme, değerlerini yok etme ki atan da incinmesin, sana da yazık olmasın." demek istiyor sanki.
    Allah bize anlamayı ve yaşamayı nasip etsin.


    👉24-Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kimine göre bir toprak parçasıydı sadece.
    Kimine göre paha biçilemez bir mücevher.
    Ama vatan millet demekti.
    Vatanı olmayanın milleti de olmazdı.
    Milletsiz vatan da, vatan olmazdı.
    Çünkü vatan namustu, şerefti.
    Bu şeref ki aziz milletimizin kanıydı.
    Vatan uğruna dökülmüş o kutsal kan.
    Ve yine o vatana sahip çıkacak olan da
    O aziz milletin evlâtlarıydı.
    Vatan; onu parsel parsel satanların değil,
    Uğruna can verenlerindir.
    Sahipsiz vatanın batması haktır,
    Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.


    👉25-Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?

    Buradaki teşbih(benzetme) sanatı ilk göze çarpan unsur. Vatanı cennete benzetiyor şair. Burada vatanın cennete benzetmesini toprağı verimli, iklimi çeşitli, havası, suyu bol olduğu için demiyor sadece akla yalnızca bunlar gelmemeli, bunlar vatanın maddi özellikleri. Biliyoruz ki cennette iyi insanlar olacak o iyi insanların bir kısmı ahiret yurduna bu topraklarda göç etti. Onların bu topraklarda yaşamış oluşu bu vatanı manen de cennete çevirir. Çünkü bu topraklar çok güzel insanları bağrına bastı. Toprağımız o iyi insanların hikmeti, hikayesi ve mezarları ile dolu. Hakeza toprağı sıksan şehit fışkıracak. Bunlar da bu vatanı cennete çeviren kıymetlerdir. Ve Müslümanlar için bir hayat sürme alanı olarak elimizde kalmıştır. Bu cennet vatanın kıymetini ne yazık ki unutuyoruz daha kötüsü küffar bu cennet vatanın kıymetinin halen farkında ve onu bizden almak için birçok faaliyette bulunuyor. Bu yüzden mısradaki ilk kelime olan "Kim" e cevap vermek istiyorum. Herkes bu cennet vatan birşeyler feda etmeye hazır. Kafirlerde hazır. Bu cennet vatan için can vermeye her vakit hazır olmalıyız. Unutmamalıyız ki bu topraklar için hazır olan bilenenler pay kapma hevesinde olanlar var.


    👉26-Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!

    Hepimizin malumudur ki; I. Dünya Savaşı’nda okullara gidecek öğrenci dahi kalmamıştır ki öğrenciler bile savaş meydanlarında kahramanca çarpışmıştır. Vatanımızda genci yaşlısı binlerce şehitler verilmiştir. Sadece 1.Dünya Savaşı’nda değil; bu topraklarda her zaman bu topraklar için şehitler verilmiştir. 1453’e gitsek İstanbul’un her yeri nime’l-ceyş doludur. 1071’de bu toprakların kapılarını bizler için açan nice şehitler vardır.

    Şüheda= şehitler demektir. Şairimiz diyor ki : “Ülke topraklarımızı sıksak şehitler fışkırır” Şehit fışkırır demiyor ‘şehitler’ fışkırır, diyor. Üstelik bu kelimeyi hem cümle başında hem cümle sonunda kullanarak vurguluyor ; şehitler fışkıracak toprağı sıksan şehitler(fışkıracak). Şehit kelimesi çoğul olarak iki kere cümle içinde kullanılması (bence) şu manayı veriyor “Bu topraklar için canını veren milyonlar vardır, bu topraklar için nice kanlar akmıştır.”

    Bizlere gelince her karış toprağında şehitlerimizin kanı olan şu vatan toprağında yaşarken bir durup düşünmektir. Bunca insan niçin bu topraklar için kan döktü?! Kendilerinden sonra gelecek bizler için nasıl bir ülke bırakabilmek için canlarını verdiler?
    Bir de hamd bırakayım şuraya : Hamd olsun Allah’ım bu ülkeye, bu vatana, bu topraklara, bu millete.


    👉27-Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ,

    İnsanlar vatanı için elinden gelen her şeyi verirler . Canlarını bu uğurda feda etmek onlar için çok büyük bir onur olur . Ve Allah ' ın bu uğurda onların canlarını veya diğer bütün varlarını alması onlar için çok güzel bir duygudur .


    👉28-Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

    Buradan anlamamız gereken bir kaç gerçek var :
    1-Dünyada Türkiye'den başka bir öz vatanımız yok
    2- ata toprağımız falan da yok! Moğolistanın çorak toprakları bizim ata toprağımız falan değil
    3- bizi tek Vatanımız olan Türkiye'den uzaklaştırmak için hem savaşta, hem masada hem de eğitim öğretim hayatında uzaklaştırma hevesi güdenler durmuyor.
    Bizim buradaki vatanımızdmn gideceğimiz tek Vatanımız Ahiret yurdudur. Allah kıyamete kadar bizi vatanımızdan cüda (uzakta) etmesin. Bir Türk, bir şehit torunu böyle dua eder ve bu dua için yaşar. Bu dua aynı zamanda fırsattır, bu dua dille değil tavırla yapılır. Bu tavrı göstermeyenler kendini belli ediyor. Fark etmek sizin kabiliyet ve algınıza kalmıştır.
    Buraya kadar nicel Cüda'dan yani uzaklıktan bahsettim. Mısra o kadar güzel ve derin ki.. uzaklık iki şehir yada iki insan arasındaki kilometrelerden ibaret değildir. İki gönül, iki kalp arası mesafeler de uzaklıktır. Uzaklığın en kötüsü de Rabbe olanıdır. Toprağımızın bir ruhu var, bir kalbi bir maneviyatı var. Bunlara olan uzaklık kilometre ile ölçülemez. Bu toprağın sevdası, şuuru ve ruhu ile yopurulmayan insan da bu vatana Cüda'dır yani Uzaktır.
    Allah'ım bizi bizi bu topraklardan ruhen ve bedenen uzakta bırakma. Uzaklaştırmaya çalışanlara fırsat verme.


    👉29-Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:

    Şair 29. Mısrada samimi bir duayla ruhi bir gayeyle kıt'a'ya giriş yapıyor. Çünkü o namahrem el değdiğinde Türk milletini ve Türkiye'nin ruhunda bozulmalar yıpranmalar meydana gelecektir. Bugünler bu mısranın önemine dikkat çekmek için önemli. Ülkemizin milletimizin başına gelenler, bölğnmeler ayrışmaşar hep o namahrem elin tüm hayatımıza müdahale etmesiyle oldu. Biz bu müdahaleye gönüllüce razı olduk. Eğer İstiklâl Marşı raflanmamış olup da anlatılsaydı. Tarihimize, şuurumuza uzanan o eli püskürtebilir hatta kırabilirdik. Geç kalmış da sayılmayız. İstiklâl Marşına kulak verip o eli ve uzantısı olan parmaklarını farkedip tek tek vücudumuzdan (vatanımızdan, Kimliğimizden, hayat tarzımızdan..) ayırmalıyız.


    👉30-Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;

    Ma'bed in kelime anlamı ibadet edilen yer olarak ifade edilir. Bu mısrada Mehmed Akif Camileri mescitleri kastetmiyor sadece. Biliyorsunuz ki biz Müslümanlar için yeryüzü bir mescittir. Buradan yola çıkarsak vatanımızın tamamı bizim için bir Ma'beddir. Atalarımızın vatana verdiği değer kattığı anlam burada yatıyor. O bir toprak parçası değil Ma'bed'dir gören göze, işiten kulağa, hisseden kalbe..

    Ma'bedin göğsü diyor şair. Burada göğüsten kasıt kalptir. Uzuv olan kalp değil tabiki. Kur'an daki anlamıyla tam bir kalb'dir. Yani orayla hisseder, onun sesini dinleyerek Hakk'la hakikati görebilir. Eğerki bu kalbe namahrem el değerse o kalp gözü kapanır. Akif'in burada bahsettiği namahrem el kafirin fikridir, yaşayışı, davranışıdır. Eğer ki o Ma'bedin kalbine namahrem el değerse. O Mabed anlamını yitirir, o Mabed değerini kaybeder ve parayla ölçülen bir maddeye bürünür.


    👉31-Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-

    Şehadet etmek yani şahitlik etmektir. Yani bir şehirden ezan sesi geliyorsa ezan o şehrin İslami bir yer olduğuna şahitlik eder.
    Biliyoruz ki Sakarya savaşı öncesinde bir çok bölge işgal altında kaldığı için ezanlar sustu hatta Çanlar çalınmaya başladı. Konuyu açıklamak için Pek bilinmeyen ama İsmet Özel'in dedesinden öğrendiği bir marş vardır:
    Ezan sesi duyulmuyor/ Haç dikilmiş minbere/ Kafir yunan bayrak asmış/camilere her yere/ Öyle ise gel kardeşim / Hep verelim el ele/ Patlatalım bombaları/ Çanlar sussun her yerde.
    Çanları susturduk bu toprakların İslam diyarı olduğunu tekrar Türkiye karasında ve semalarında yankıbula gelen ezan bunun en büyük şahididir. Coğrafyamızın bilhassa vatanımızın Dar'ül İslam olduğuna şahitlik eden ezanın kıyamete kadar yankılanması duasıyla..


    👉32Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Asırlardır, ezan duymamış kulaklara ezan duyurmaktı Türk'ün ülküsü. İslamı her beldeye yaymaktı. Tek hedefti Allah'ın adını her yerde duyurmak. Başardık da bunu. Her şeyini buna adamış milletin yurdunda, semalarda, O'nun adı duyulmalı değilmiydi zaten? Bakın ne diyor Süleyman Şah: "Bu topraklarda ezan sesinin işitilmediği şehir komadan bu dünyadan göçersem gözlerim açık gidecek." Âkif bunu dile getirmiş bence. Tek ülküsü bu olan millet, tabiiki semalarında ezan sesini inletecekti.
    Bu yüzden ülkede belli kesimi rahatsız eden ve kaldırılması istenen bir mısradır zaten. Ama bilmiyorlar ki, ezan sesini susturmak ile bayrağı indirmek hemen hemen aynı şeydir. Zira o bayrak, bu ezan için şehit olanların kanını taşır. Ki millet olarak ezansız tam 18 yıl geçirdik, bunun acısını da biliyoruz, ezana sahip çıkmalıyız. Ve o ezan semalarımızda inlesin diye, gerekirse canımızı da vermeliyiz.


    👉33-O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşı

    SECDE
    - Kainatın özü
    - Varlığın tek gayesi
    - Yaradılışta ki hikmet...
    Her şey; Yüce Allah(cc)' ın
    "Âdem’e secde edin!" (Kehf Suresi 50. Ayet)
    emriyle başladı. Melekler bu emri bi hakkın yerine getirmenin gayreti içinde rızayı ilahi şerbetini kana kana içtiler. Fakat içlerinden biri vardı ki, içmekten kendini mahrum bıraktı. Kimdi bu nasipsiz! Yaradılışı dumansız ateşten, cin taifesinden ŞEYTAN. Peki Yüce Allah(cc)’a hiç isyan etmemiş miydi? Reddedemeyeceği (Gururuna dokunmayan, Kibrini azdırmayan) teklifler alıyormuş gibi aldığı emirlere itaatleri vesilesiyle melekler katına yükselmiş ödüllendirilmişti. Fakat bu sefer ki emir başkaydı. Hiç öncekilere de benzemiyordu. Ve Benlik damarına dokunan bir kibirle küstahça dedi;
    "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan" (Araf Suresi 12. Ayet)
    aklınca zekasını konuşturmuştu. Bilemedi, anlayamadı, düşünemedi, düşünemezdi de. Aklı tutulmuş sefiller gibi takıldı zahirine, anlamını idrak edemedi. Oysa ateş yok edici, toprak var ediciydi. Bilemedi...
    Rabbinden ümidini kesmenin verdiği rahatlık içinde yine dedi;“onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım." (Araf Suresi 17. Ayet)
    Kendi kabahatini insana vermiş, yetmemiş kadere yüklemişti. Artık insan (bizler) en büyük düşmanıydı. Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan ve solumuzdan kuşatılmıştık ki, Yüce rabbimiz imdadımıza yetişdi ve kurtuluşumuza; Aşağı (Secde) ve Yukarı (Dua) ‘yı vesile kıldı.
    Kalbinde açan iman gülünün kokusuyla gönlü hoş muhabbetle dolu mehmetçiğimizin anlı secdedeydi. Yüce yaratıcısına karşı haddini de bildi vazifesini de. Küffarlara boyun eğdiren güç bu kutlu tevazu, kulluk şuuru ve bilinciydi. Kalplerinde ki iman yüklü bulutlar düşmanların üzerine bir şimşek gibi çakıvermiş hadlerini bildirmişti. Şanlı Türk askeri büyük bir tevazu ile boyun eğdi haddini bildi. Allah da düşmanlarına boyun eğdirdi, hadlerini bildirtti.

    Tarihimiz, Geçmişten bir nişane, geleceğimiz için bir ders niteliğindedir. Günümüz islam aleminin bu dersi alabilmesi ümidiyle...


    👉34-Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

    Merhum Üstad Mehmet Akif şehit askerlere hitaben sesleniyor bu mısrada. Toprağın altında ki şehitlerin üzerinde ki cerehatından( yaralarından) çıkan kan ruh olarak yükselip gökyüzüne çıkar.
    Akif' in İstiklal Marşında Allah'tan dileği; şehit kanlarıyla sulanan vatan topraklarında, işgal ve savaş boyunca memleketin aldığı tüm yaralardan boşalan kanlı yaşlar, boşa akmamış olacak, şehitlerin ruhları ezan sesiyle Arş' a yükselecektir .

    "Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın…
    Mehmet Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklal Marşı için,
    “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye bir sual sorulmuş. Akif'in şu cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir:“O şiir bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam; onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın.”


    👉35-Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!

    Na'şım;demek kefene sarılıp mezara konulan ölü demektir.
    Mücerret ise soyut demektir.
    Ruh-i mücerred; "Soyulmus, çıplak, gözle görülmeyen soyut ruh manasındadır.


    İstiklale kavuştuktan sonra ölü bedenlerin dahi canlanmasının ve bu olaya sevinmesi ihtimalinden mahseder.
    Bu mısra aynı kıtanın diğer üç mısrasında olduğu gibi bir şehidin ağzından söylenmektedir.
    Burada ahiret günündeki diriliş fışkırmak ifadesiyle kuvvetlendirilmistir.
    Ruhun mücerret olarak nitelendirilmesi de şehide ait olmasından dolayıdır.
    "O zaman cesedim, bir ruh gibi fışkırarak göğe çıkar "


    👉36-O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.

    Bu mısrada "yükselmek" kelimesi fiziken değil, manevi olarak yukselmekten bahsetmektedir.. Miraç hadisesinde Efendimiz SAV Allah-u Teala'nın katına yükseltilmiş, orada Rabbiyle perdesiz, aracısız konuşmuştur. Orada Efendimiz SAV'e beş vakit namaz emredilmiş, Bakara Suresi'nin son ayetleri (Amener rasulü) nazil olmuştur. Hz.Ebubekir'e "sıddık" ünvanının verilmesi de yine bu olay sonrasında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Türk kültüründe yükselmenin (miracın)farklı ve özel bir yeri vardır.

    Şair bu mısrada "başının arşa değmesi"nden söz ediyor. Niyeti şüphesiz ki arşı aşmak değil, arşa başını değdirmek. Cebrail(A.S.)'in Peygamberimizi Allah(C.C.)'ın huzuruna getirirken belli bir sınırı geçmediğini, Efendimiz SAV'in sorusu üzerine de "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" diye cevap verdiğini biliyoruz. Akif bu mısrada haddi aşmayanlardan olduğunu göstermek adına zirve noktasının ancak "arşa değmek" olabileceğini söylüyor. Ruh-u mücerred, miracını sınıra kadar önüne çıkan engelleri, bentleri aşarak tamamlıyor, sınıra gelince de Cebrail teslimiyyeti gösteriyor.
    Mahlûkun Hâlik’ine ittibaında “secde” arşa değecek kadar yükselişin adıdır.


    👉37-Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

    “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! “Diyerek büyük vatan şairi Mehmet Âkif Ersoy bağımsızlığı belirtiyor. Ve şanlı bayrak sen de artık şafaklar gibi al renginle göklerde hür ve mesut olarak dalgalan. Özgürlük ve istiklal ülkemizin hakkıdır ve her zaman da olacaktır. Türk bayrağı göklerde her zaman dalgalanacaktır.


    👉38-Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

    Bu uğurda dökülen kanların hepsi bayrağa, bağımsızlığa helal olsun demektedir. "Bu ülke için hürriyet ve istiklal için girdiğim savaşlardaki tüm kanlarım sana helal olsun hakkım da kanımda sana helaldir sen ancak dalgalandıkça bizim dökülen kanımız helaldir'' demektir.
    Bayragımız dalgalanmadığı takdirde; bu vatan ''müslüman'' vatanı olmaktan çıkarıldığı takdirde bizim de hakkımız bizden sonrakilere helal değildir.


    👉39-Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

    Türkler tarih boyunca büyük mücadeleler vermiş, dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuş, en büyük savaşlardan yaralansa da canı çok yakılsa da ayağa kalkmış ve kanla boyanmış o muhteşem bayrağı hep yüksekte tutmayı başarmıştır. Ne kadar çok şehit verilse de toprağın her karışı kanla sulansa da Rabbimiz Türk milletinin yok edilmesine izin vermemiştir ve bunu İnşaAllah kimse başaramayacak. M.A. Ersoya yazdırılan bu mısrada türk milletinin sonsuza kadar yıkılmayacağının ve yok olmayacağının müjdesi verilmiştir. Türklerin seçilmiş olduklarının birçok göstergesi vardır. Türk milletinin İslam'a girdikten sonra yüzyıllar boyunca İslam'ın bayraktarlığını yaptığını biliyoruz.Türkler İslamın yayılmasında öncü olmuşlardır ve olacaklardır.Türkler Osmanlı döneminde İslam aleminin hamiliğini yapmıştır. Peygamberimiz'in (s.a.v.) türklerle ilgili birçok sözü vardır. 'Türklerin dilini öğreniniz, çünkü onların uzun süren hakimiyyetleri olacaktır'. 'Onlar dünyaya iki kez hükmedeceklerdir', ' Türklere dokunmayın' sözü, bu milletin İslam'ın güçlenmesine yapacağı katkıya işaret olabilir. Bu sözlerden en bilineni ise şudur: “İstanbul elbette feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur”. Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olma gururu türk milletine aittir. Allah bu şanlı bayrağı dünya durdukca dalgalandırsın İnşaAllah.


    👉40-Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;
    Ezelden beridir hür yaşayan bayrağımın özgürlük hür olmak hakkıdır...


    👉41-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin İstiklâl

    Son dokunuşla Mehmet Akif Ersoy marşı çok güzel özetlemis
    Mısranın 'Hak' kavramının iki manaya geldir;
    İlk anlamı: Allah manasındadır ki devlet ve millet ona (Allah'a) göre düzenler.
    İkinci anlamı ise: adalet ve hukuktur..
    Bağımsızlık, allah'a inananların en büyük hakkıdır.
    Türk milletinin Allah’a olan inancı ve bağlılığıyla İstiklal Savaşını kazandığını ortaya koyuyor.
    Bu ülkenin hürriyet ve istiklal hakkıdır, her zaman da var olmaya devam edecektir.

    @0000001 Eylül Türk sallapatti Mir'ât-ı Cünûn ~ DİLHUN ~ Slh DAMLA @lilithintorunu amak-ı hayal Ruh-u Revan Ben Hakimim Masum Bey Rumeysa Uzun Sevgi Kervancı
    Tekinsiz Ludovica N.Tagiyeva Kübra Gözüdik @yildizmavi (AyBüke) (Salim) Sevgi Kervancı
  • İnsan ancak merkezden verilen programa göre hareket edebilecek. Keyfince yaşadığını, dilediğince hareket ettiğini sanacak ama aslında her şeyi, aldığı nefesi bile yukarıdan verilen programa uygun olacak. Oradan ayarlanacak her şey.
  • " İmdi, soru şudur sanıyorum: Günümüz insanı, davranışını, tutumunu kendi özgür iradesiyle mi seçiyor, yoksa bilmediği bazı merciler onu bazı şeyleri seçmek zorunda mı bırakıyor?
    Özgür irademizle seçtiğimiz şey, gerçekte bizim özgür seçimimiz midir? "
    Rasim Özdenören
    Sayfa 28 - Iz Yayıncılık
  • 136 syf.
    Ademoğlu hayatı boyunca , hatta asırlarca kendi ile olan savaşını bir türlü bitirememiştir. Kendini , evreni , yaradanı anlamayı kabul etmeyi , gözündeki ve da hi gönlündeki perdelerden kurtulmayı bazen başarabilmişse bile çoğu zaman hüsrana uğramıştır.

    Sürekli bir huzursuzluk sarmalına esir olan Âdem ,sancılı kıvranışları ile kalbindeki düğümlerden kurtulmayı özgür olmayı diler .
    Hiç mümkün müdür ki yeryüzünde bir Âdemoğlu olsun da havf ve reca ortasında kalmış olmasın ?
    Hiç mümkün müdür ki ; tan ağardığında, ufuk yüzünü gösterdiğinde kalbinde esenlik hissetmemiş olsun Âdemoğlu.

    Yaradan'dan ayrı düşmenin sancısı ile kapı kapı dolaşıp kalbinde gam , keder , korku ve yakarış ile biçare dolanır Âdemoğlu . Ne mutlu o Âdem'e !
    Kalbinde gam, keder eksik olmayan kalp ne mutlu!
    İçinde gam bulunmayan , korku , keder bulunmayan her kalp ölü kalptir. Görmek için başta göz gerekmez , kalp görmez ise gören gözler beyhudedir.

    Zarif adam Zarifoğlu ; korku ve yakarış şiir kitabı ile adeta gören gözleri rafa kaldırıp gönül gözü ile sizi yolculuğuna eşlik ediyor . Ruhunuzu her bir şiirde susuz kalmış bir oruçlunun suya doyması gibi tatmin eder. Bazıları bu şiirlerden anlamayabilir. Anlamak için ise ruhun derinliklerine dalabilmek gerekir.

    Onun şiirinde ironi, yabancılaşan insana dönüktür. İnsanı aşağılayan ve küçümseyen bir bakış yoktur onda. Eşyaya bakışla, eşyadan yansıyana dikkat çeker. Günümüz şiirindeki ironi sınırları aşar, pervasızlaşır. Onun nasıl bir şiirden doğduğu bellidir.
    Zaman değiştikçe mekânın görüngüleri de değişir. Zamanın akışıyla algı ve hissedişle de hayat farklılaşır. Böyle olunca şiirin alanı genişler. Doğanın yükselen ritmiyle musikinin eşliğinde yolculuğunu sürdürür. Şiirinde durağanlığın ötesine geçişinin nedeni budur. Bundandır ki şiiri doğurgandır. Hem kendisinin hem de kendisinden sonrakilerin şiirini besler. Şiirinden yepyeni şiirler doğar. Bencil değildir.
    Zarifoğlu’nun şiirinde gelecek var. Hayata uyanış ve açılım var. Eşya bir yandan canlanırken bir yandan da bu dikkatli bakışla bir başka şeye dönüşür.Bunun içindir ki Zarifoğlu şiiri açılımlı ve uzun solukludur. O, asla tıkanmaz. Okuyucusunu yormaz her söz , yeni bir soluk bulur okuyucuda. Her bir şiir de ayrı bir haz ayrı bir niyaz bulunur. Okuyucusunu hikmet ve hakikat eşiğinde bırakmayıp içeri davet eden en zarif şairdir.


    Önce besmele
    En güzel kelime

    Allah'ım
    Yol boyunca bırakma elimi
    Düşerim sonra

    Allah'ım
    Niçin halkettinse beni
    Kalbime söyle iyice
    Engellerden arınsın yolum

    Allah'ım
    Nasıl pırıl pırılsa
    Güzelse sevdiğin kulların
    Öyle güzel kıl beni

    Allah'ım
    O güzeller güzeli
    Hangi iyilikleri diledi senden
    Dilerim bende öylelerini

    Allah'ım
    Peygamber efendimiz
    Hangi şerlerden sığındıysa sana
    Upuzak tut benden de onları

    Allah'ım
    Yol boyunca
    Tarih boyunca
    Başıboş bırakma bizi


    Amin

    Rabbim bu duayı yüreğimize ilmek ilmek nakış eylesin.

    Keyifli okumalar