• 96 syf.
    ·2 günde·8/10
    Hani bir oyun vardır herkesçe bilinir ; kulaktan kulağa. Başlatıcı bir cümle söyler son kişiye varıncaya kadar binbir şekle girer o cümle. Hah tam da bu oyun gibi bir kitap. Haberciler, akıl vericiler derken herkesin lafı birbirine dolanır. Anlaşmazlıklar sonucu iki ölümle kitap sona erer; Herakles ve eşi Deianeira.
  • 335 syf.
    ·Puan vermedi
    √ ‌Böyle Söyledi Zerdüşt ~ Friedrich NİETZSCHE √
    .
    Satır Çizgileri;
    .
    Sahiden, kirli bir ırmaktır insan. Kirli bir ırmağı içine alıp da bozulmadan kalmak için, zaten bir deniz olmak gerekir.
    .
    Severim ağır damlalar gibi olanların tümünü, onlar ki tek tek düşerler insanların üzerindeki kara buluttan: yıldırımın yaklaştığını haber verirler ve haberciler olarak yok olurlar.
    .
    Benlik hep kulak kesilir ve arar: karşılaştırır, zapt eder, fetheder, yıkar. Egemen olur Ben'e de egemendir.
    .
    Her bir erdem bir diğerini kıskanır ve kıskançlık korkunç bir şeydir. Erdemler de mahvolabilir kıskançlık yüzünden. Kıskançlık ateşinin ortasında kalan, sonunda kendine yöneltir zehirli iğnesini, tıpkı bir akrep gibi.
    .
    Oysa insanlar da ağaç gibidir. Ne kadar yükseğe ve aydınlığa çıkmak isterse, o kadar kuvvetle toprağın altına inmek ister kökleri, karanlığa, derinliğe kötülüğe.
    .
    Kötüler ne kadar zarar verirlerse versinler: iyilerin verdiği zarar en zararlı zarardır!
    .
    Kitap Yorumu;
    Irvin Yalom'un "Nietzsche Ağladığında" kitabıyla tanıştım kendisini. Bu kitaba gelecek olur isek inançsızlıkta nirvana durumu. Bazen küfre sokacak kadar gidiyor yani okurken Tövbe Tövbe ler le bitirdim desem sanırım yanlış olmaz. Ağır bir dil korkusu olmasın bence ağır değildi birde düşüncesini ve tarzını az çok biliyorsanız akıyor. Yanlız uyarmakta fayda var arayışta olan sorgulamaya meyili olan azıcık zayıflık çok farklı yönlere götürebilir o açıdan tehlikeli diye düşünüyorum şahsen. Ama hayatının sonunda var oluşu bence biliyor ama bu kadar savunduğu için sanki ses etmeden hayattan göçüyor diye düşünmeden edemiyorum çünkü bazı söylemleri o kadar ince ki bunu inançsız birinin bu denli ince söyleyebileceğine inanamıyorum açıkçası. Üst insanı aramakla geçiriyor gibi burda hayatında başlıklarda ama gelenlere ona inananlara da davranış ve düşünce aktarımı garip tanrı yok derken neyden kimden bir işaret bekleyebilir ki insan mesela dediğim gibi sorgulamada olan arkadaşların okumasını pek doğru bulmuyorum. Kitapta başlıklar şeklinde ilerliyor ve her başlık üzerine dair söylemleri var Zerdüşt'ün
  • 180 syf.
    ·Beğendi·10/10
    sabit adında bir genç bir gün nehir suyunda abdest almakta iken suda akıp giden bir elmadan ısırık almış. tam boğazından geçmişken elmanın haram olmasından endişe edip nehir boyunca elma ağacı aramaya koyulmuş.

    derken bir elma bahçesi görmüş ve sahibi olan zatı bulup helallik isteyerek ne istersen yaparım demiş. zat takva sahibi biriymiş lakin helallik de vermiyormuş.

    eğer 7 yıl boyunca bana hizmet edip kör, sağır, eli ayağı tutmaz kızımla evlenirsen hakkımı helal ederim demiş. sabit de kabul etmiş.

    sürenin sonunda sabit kızla evlendirilmiş. o gece gelinin aslında sağlıklı olduğunu gören sabit hemen koşup kayınpederine durumu anlatmış ve senin kızının böyle olmadığını söylemiştin diye itiraz etmiş.

    zat da kızım kendisine ait olan hiçbir şeye al ayak sürmemiştir. gözleri namahreme karşı kördür. kulakları da harama karşı sağırdır demiş.

    meğer kayınpederi kızının yaşı küçük olduğu için yedi yıl evlenme çağına gelmesi için beklemiş.

    böylelikle bu evlilikten ileride "imam-ı azam" (büyük imam) olacak olan "numan" dünyaya gelmiş.

    küçük numan 7 yaşında iken hafız olmuş. bir gün annesine "anne ben neden doğuştan değil de bu yaşımda hafız oldum." diye sormuş. annesi de "oğlum eğer baban o elmayı ısırmasaydı sen doğuştan hafız olarak dünyaya gelirdin." demiş.


    * * *


    hz. numan bin sabit'in, bilinen adıyla imamı azam ebu hanife'nin ilimle, irfanla, ibretle, akıl ve zekayla dolu örnek hayat hikayesi.

    ragıp güzel'in bu güzel eseri imamı azam'ın hayatını oldukça akıcı ve duygusal bir şekilde anlatıyor.

    kitabı bitirince, alimlerin bile ilim öğrendiği bu fıkıh ve ilim dehasını neden daha önce okumadığıma çok hayıflandım.

    dedim ki, madem hanefi mezhebindenim neden ebu hanife yi tanımıyorum? böylelikle kitabı cnr fuarından aldım.

    kitapta öncelikle mezheplerin bir ayrılık oluşturmadığını okuyoruz. zaten genel kanaate göre mezhepler ve tarikatlar herkesin kendi meşrebine göre tutunabileceği, aynı yere çıkan yollardır. nitekim mezhep büyükleri de bir birlerini hep kollamışlardır.


    * * *


    imamı azam'ın en büyük özelliği büyük alimliğinin yanında keskin ve analitik zekası idi. en çözülmeyecek fıkıh meselelerine bile anında ilginç çözümler üretebiliyordu.

    kitaptan kendisinin ayrıca keramet sahibi biri olduğunu öğreniyoruz.

    çok akıllı, çok zengin, çok alim, çok vakur, çok temiz olarak bilinen numan bin sabit genç yaşta ilme ve ibadete yönelmiş.

    bir gün devrin halifesi kendisine kadılık teklif etmiş. o da benim ehliyetim yoktur demiş. halife yalan söylüyorsun deyince,

    - "işte kendin söyledin. yalan söylediğini iddia ettiğin birini kadı yapamazsın." diye karşılık vermiş.

    hicri 80-150 yıllarında yaşamış olup genel olarak alimlere kıymet vermeyen halifelerle hilaflı bir hayat sürmek zorunda kalmış. öyle ki devrin halifesi tarafından sırf baş kadı olmuyor diye yaşlı haliyle kırbaçlandığı bile olmuş.

    işkencelere rağmen kimseye beddua etmemiş, sadece rabbine yönelip bu sıkıntıdan kurtarması için yalvarmış.


    * * *


    numan bin sabit hem çok zengin, hem de ticarette çok ahlaklı idi.

    bir gün sattığı malın ayıbını söylemediği için ortağından tamamen ayrılmış. kalan parayı da haram karışmış olabilir diye sadaka olarak dağıtmıştı.

    yine bir gün kendisine haberciler gelip mal yüklü gemisinin battığını söylemişler. imamı azam da

    - "elhamdülillah" demiş.

    daha sonra haberciler tekrar gelip batan geminin kendisininki olmadığını söylemişler. o yine

    - "elhamdülillah" demiş.

    bunu görenler şaşırıp neden ikisine de elhamdülillah dedin diye sormuşlar. o da:

    - "ilk haberi duyunca kalbimde giden dünya malına karşı hiç bir üzüntü duymadım. onun için Allah'a hamdettim. ikinci haberde de gelen dünya malına karşı kalbimde hiç sevinç olmadı. onun için de Allah'a hamdettim." demiş.

    imam fetvalar konusunda da şunları söylemektedir:

    "eğer bir meselede benden daha iyisini görürseniz, bana uymayın."

    "müftüler sana fetvalar verse bile sen kalbine danış."

    "ilmin zayi olmasından endişe etmeseydim hiç fetva vermezdim."


    * * *


    imamı azam öldüğü gün imam şafii doğmuş. ne hikmetse imam şafinin doğumu üç gündür gecikmedeymiş.

    mezarı bağdat'tadır.

    Allah büyük imamımıza rahmet eylesin.
  • 365 syf.
    ·10 günde·Beğendi·9/10
    Kitap hakkında yazılacak çok şey var lakin can alıcı noktalarını biraz anlatıp, okumanızı tavsiye edeceğim. Eğer tarih merakınız varsa ve tarih kitapları okumayı seviyorsanız kesinlikle okuyun. Kitap her ne kadar devlet sisteminin nasıl şekillenmesi gerektiğin anlatsa da metnin altında tarih ve felsefe barınıyor olması kitabı daha cazip hale getiriyor.
    Kitap özetle devlet teşkilatlanması ve o devrin devlet işlerinin, devlet yönetiminin en hassas konularının nasıl düzene sokulması gerektiği, adil bir yöneticinin vasıflarının neler olması gerektiği, hükümdarlık alametlerinin neler olduğu gibi birçok konuyu toplamda 52 başlık altında inceleyen muazzam bir siyaset kitabı. Tabi ki muazzamlığını o devrin düşünce yapısına ve kitabın yazıldığı devrin devlet sistemi hakkındaki malumatı sağlamakta. Şu an ki devlet yapılanmalarında birçok konu kanaatimce anlamını yitirmiştir. Ama devlet için olmazsa olmaz bazı unsurlar hala geçerliliğini korumakta.
    Örnek verecek olursak Nizam-ül Mülk adaletin her şeyden önce hatta inançtan önce geldiğini direk söylemese de üstü kapalı bir şekilde kitapta bahsediyor. Hatta kitapta kaleme aldığı bir hikayede adil olmayanın islami olamayacağını, adaletin olmadığı yerde islamdan bahsedilemeyeceğini direk bildiriyor. Ayrıca kitapta çok hoşuma giden bir unsurda mezhep savaşlarının bütün siyasi yapılanmaları nasıl etkilediğini gözler önüne sermesiydi. Türk-İslam, Arap ve Fars-İslam devletlerinin (en azından kitabın yazıldığı dönem için) en büyük sorunun mezhep tabanlı olduğu, devamlı birbirlerini zayıflatmak ve himaye etmek üzere kurulduğunu anlatılan hikayelerden çıkarmak çok mümkün.
    Kitap da genel olarak yönetici ya da hükümdar tabiri yerine adil yönetici, ya da adil hükümdar kavramları kullanılmış. Adil vasfı olamayan kimsenin halka hükmedemeyecek, halkın gönlünde muhabbet kuramayacak şahıslar olduğundan bu hükümdarların varlığında devletin ömrünün uzun olmayacağını ve devletlerinde hep bu yüzden yıkılıp halkın perişan olduğunu birçok kısımda hikayeler, hadisler ve tarihi anekdotlarla bu tezini kuvvetlendirmiştir.
    Şimdi kitap adalet anlayışı üzerine kurulu bir eser olduğu için bu adaletin nasıl sağlanacağını, sistemin ne şekilde işleyeceğini de uzun uzun birkaç kısımda inceliyor. Çok yüzeysel olarak ele alacak olursak bu konuda ki tezi ya da tecrübesi de diyebiliriz sonuçta 30 yıl vezirlik görevini başarıyla yerine getirmiş. Diyor ki;
    Eğer hükümdarlar halkın başına yöneticiler atar da o yöneticilerin akıbetinden, kabiliyetinden, yapıp ettiklerinden haberdar olmaz ise o yönetici nefsinin kölesi ise halka zulüm olur, onun nefsini elde tutmak gerekir, bununda çeşitli yolları vardır. Birincisi, hükümdar hakimiyet alanında bulunan bütün topraklara haberciler (casuslar) göndermelidir. O haberciler esnafla, o bölgenin ileri gelenleri oturup kalkmalı, halkın şikayetlerinin neler olduğunu usulünce öğrenmeli, şikayetleri var ise kaynağını sorup öğrenmelidir. Halktan aldığı bu şikayetleri de hükümdara genel hatları ile tebliğ etmelidir. Böylece hükümdarın atadığı yöneticiler, devletin nefesinin enselerinde olduğunu bilir ona göre hareket etmek zorunda kalırlar. Diğer bir tedbir de hükümdarın haftanın belli günleri divan kurup halkın şikayetlerini dinlemesi usulüdür. Nizam-ül Mülk’e göre devletin güçlü olabilmesinin en önemli gereklerinden biride budur. Çünkü direk hükümdarla görüşebileceğini ya da görüşebilme şansı olduğunu bilen reaya kendini daha güvende hissederken, kendinden şikayetçi olunacağı korkusuyla yöneticiler de işlerinde daha adil ve merhametli olmak zorunda kalır.
  • 200 syf.
    ·7 günde·Beğendi·6/10
    Kitap Ağacı 600 Günde Devr-i Alem Kulübünün üçüncü kitabı, Arnavut yazar İsmail Kadare'nin kitabı "İbret Taşı"ydı. İsmail Kadare' nin daha önce Kuşatma isimli kitabını okumuştum ve oldukça beğenmiştim. O kitabında da Osmanlı kuşatması altındaki bir Arnavut şehrinin hikayesini anlatıyordu. Arnavutların gözünden Osmanlı'yı görme fırsatım olmuştu. İsmail Kadare belli ki bir Arnavut milliyetçisi ve Arnavutluk' ta yaklaşık 400 yıla yakın süren Osmanlı hakimiyetine karşı tepkili ve olumsuz bir duruşu var. Bu duruşu anlaşılır bir şey. Hatta belki de anlamak isteyebileceğim bir şey.

    Ancak "İbret Taşı" ne yazık ki, "Kuşatma" kitabı kadar etkileyici bir roman olmadı benim için. Belki de buna kitabın tarzı konusunda ta en başından itibaren yanılgı içinde olmam neden oldu. Çünkü ben, aynı "Kuşatma" kitabı gibi tarihi bir roman bekliyordum. Ama "İbret Taşı" hikaye ilerledikçe, yarı fantastik yarı tarihi bir romana dönüştü. Anlatılan Osmanlı Devletinin benim az çok bildiğim ve çok da hayranı olmadığım Osmanlı Devleti değil. Mühür ve Fermanlar Sarayı, Fısıltı Sarayı, Tabir Sarayı gibi ilginç kurumlardan oluşan ve bir milyon memuru olan bir devlet anlatılıyordu. İsmail Kadere hakkındaki bir yazıda, eserlerinde “yetmişli yıllardaki komünist düzenle de alegorik bağlar kuran, Kafka’yı aratmayan fantastik bir kâbus bürokrasisi yarattığı” ifade ediliyordu.

    Belki, bu eseri de bu bağlamda değerlendirmek lazımdı. Ancak kitabın olay örgüsü, Osmanlının hakimiyet kurduğu çağın bir gerçekliği olan kelle alma politikası ve onun sıradan bir sonucu olan ibret taşı ile bu taşta sergilenen Tepedenli Ali Paşa ile Hurşit Paşanın gerçek hikayeleri insanda ne yazık ki fantastik bir kabus bürokrasisi beklentisi yaratmıyordu.

    Yazarın eserini, gerçek temellerinden uzaklaştırıp fantastik bir kulvara sokma isteğinden midir eminim değilim ama romanda Osmanlı’ya, İstanbul’a ve İslam yaşam tarzı alışkanlıklarına dair de bir çok yanlışlar mevcuttu. Örneğin kelleleri taşıyan haberciler İstanbul’a 7. Kapıdan giriş yapıyorlar ve bu kapının protokol kapısı olduğunu, diğer numaralı kapıların farklı amaçlı girişlere hizmet ettiği dile getiriliyor. Oysa İstanbul Tarihi surlarındaki kapılar numaralarla anılmazlar ve hepimizin bildiği isimlerle, Azap Kapısı, Yenikapı, Topkapı, Edirnekapı gibi isimlere sahiptir. Yine İstanbul’da 1800’li yılların başında altı katlı bir devlet dairesi de yoktur. Osmanlının özellikle Osmanlı topraklarında ulusal kimlikleri yok etmeye dair, kitapta bahsedilen politika ve yöntemlere de sahip olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Osmanlı ulusal değil dini politikalar üzerinde oluşmuş bir yapıydı. Osmanlı ulusları değil dinleri ve dini cemaatleri tanırdı. Toplumların diline dair de özel bir politikası olduğunu düşünmüyorum. Eğer olsa idi en başta devletin doğu topraklarındaki ermeni, kürt, arap toplumlarının dilleri ile uğraşırdı. Oysa Osmanlı başka toplumların dillerini yok eden değil daha çok onların dilinden etkilenen bir yapısı vardı. İslami yaşam tarzına dair tespit ettiğim hata ise Hurşid Paşanın naaşının tabutla gömülmesi oldu. Olsa Müslümanlar tabutla değil, kefenle gömülürler ve tabut sadece naaşı taşımak için kullanılır.

    İsmail Kadare, Arnavutların aslında Batı Avrupa kültürüne ait bir millet, kültürel ve zihinsel olarak esasen Hıristiyan bir toplum olduğunu düşünen bir yazar. Bu nedenle, Arnavutluk’un, Osmanlı Hakimiyetinde olduğu döneme dair ciddi eleştirileri var. Gerek “Kuşatma” gerekse de “İbret Taşı”nda bu bakış açısını anlamak oldukça mümkün. “Kuşatma” bu anlamı ile bana daha makul eleştiriler taşıyan bir kitap gibi gelse de, “İbret Taşı” açıkcası biraz şeytanlaştırma çabasının bir ürünü gibi geldi bana. Çünkü kitapta anlatılan Osmanlı fazlası ile yetenekli ve organize bir devlet. Oysa Osmanlı Devleti ne yazık ki, özellikle yazı kültürü üzerinde yükselen bir devlet değil. Bu kitapta bir kez daha şunu anlama şansım oldu; milliyetçilik insanların gözlerini köreltiyor ve dünyayı meleklere ve şeytanlara indirgiyor. Her millet kendini melek, diğerlerini şeytan görüyor ve bu hali ile dünya onlar için anlaması ve yorumlaması kolay hale geliyor. Ama ne mutlu ki hayat bu kadar basit değil ve oldukça renkli sayılabilecek düzeyde karmaşık.

    Kitabı kapak tasarımı ve çeviri açısından da beğenmediğimi söyleyebilirim. Kitapta geçen "terör" gibi kavramlar 20.yüzyılın kavramları ve tarihi bir romanda yer alması bana garip geldi. Zannedersem bu noktada bir çevirmen hatası mevcut. Profil Yayınlarından çıkan "Kuşatma" romanı kapak tasarımı ve çeviri olarak çok iyiydi. Açıkcası Devr-i Alem Kulübünün seçkisi olmasa böyle bir kapağa sahip bir kitabı satın almazdım.
  • 208 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    15 temmuz ile ilgili seçici bir tarama yaptıktan sonra belli başlı kitapları almaya başladım. Onlardan birisi cesur duruşuyla tanıdığımız Hande Fırat'ın 15 temmuz ile alakalı yazmış olduğu kitaptı. Doğrusu ben ve benim gibi televizyon izlemeyenler, onu o geceden sonra tanıdık. Ben şahsen kendisinin doğan medya grup adı altında CNN Türkte yayın yaptığını dahi bilmiyordum. İnternette bir iki araştırma yaptıktan sonra kitabını aldım. Beklediğim neydi tam bilmiyorum ama kesinlikle işinde iyi olduğu gibi kitabı da çok güzel. Haberci dilini severim. Saat saat dakika dakika ayrıntıya girmeden ama ayrıntıyı da atlamadan. Hande Fırat'ın kitabı da öyle. 15 temmuz sabahından başlayan ve darbenin bastırılmasıyla sona eren heyecan dorukta okuyacağınız bir kitap bu. Saat saat yaşadıklarını kaleme alıyor. Kitabın en beğendiğim noktası Hande Fırat kendi o anlarda yaşadıklarını yazarken, yaşamadığı bölümü de koymuş.
    Şöyle misal ; Hulusi Akar rehin alındı haberi geldi diyor ve akabinde o gün Hulusi Akar'ın başına gelenleri ayrı bir bölümde baştan sona yazıyor. Tabi bunlar aslında o an bilinen bilgiler değil. Ama bu şekilde olunca okuyucu için daha doyurucu oluyor. Tabi kendisi haberci olduğu için kendi yaşadıklarını ve tabiri caizse haber değeri olan siyasi olayları yazmış. Yani kitabın hiç bir yerinde ne bir şehit ne bir gazi haberi okumuyorsunuz. Bu gayet doğal. Merak eden olur diye dedim. Ben beğendim.

    Şeyler de güzeldi. CNN Türk ile Cumhurbaşkanı o sıralar küsmüş. Yayına çıkmıyormuş Tayyip Erdoğan. O gün FaceTime bağlanması da ilk olmuş. Ayrıca Hande Fırat bağlantı esnasında 'cumhurbaşkanm' dedi diye de eleştiri almış...
    Yani demek istediğim güzel detaylar var. Ama bence okumalısınız. Gayet ve gayet güzel. O geceye, o gece yaşananlara bir de haberciler gözünden bakmak.. Evet, yine dehşet. Evet yine korkutucu. Ne olursa olsun hepimizin vatanı. Ve vatan herşeyden önce gelir. Ben bu tutumu dolayısıyla Hande hanımı tebrik ediyorum. Bu kitabı yazdığı için ve o gece işini en güzel şekilde yerine getirdiği için.
  • 216 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Kitabın hemen başında bir söz var. Laonikos Halkokondilis tarafından yazılmış sanırım. Eski Bizans tarihçilerinden olması gerek. Biraz araştırdım ama Türkçe bulamayınca tabi. Ancak yazım dili çok şaşırtıcı. Fransızca, İtalya ve İspanyolca biraz da Latince karışı gibi duruyordu. Açıkçası hepsini birden bilmek zor. Biraz İspanyolca biraz Latince birikimi olan birisi olarak hafiften İtalyanca da gördüm ama dayanamayıp kelime kelime bakarken Fransızca izlerine de rastladığımı belirtmeliyim. Hatta en son üşenmeden toplu araştırmamda metnin Fransızca olduğunu da öğrendim. [Grekçe ßß  ] Sanki biraz gizemli geldi daha ilk sayfadan. Bu tarz kitaplar benim derin araştırmalarla okuduğum kitaplar olur her zaman.
    Yazarın o ayrıntılı anlatımı kitabın giriş kısmında da bizlere bahsedilmiş. Hatta giriş kısmında bununla ilgili giyinişin ve kuşak bağlamanın anlamına kadar değinilmesi, hatta yazarın birçok gereksiz şeyi de yazdığını belirtmesi beni memnun etti. Kitap çok güzel alın demek yerine içinde ne olduğunu açık seçik belirtmek öyle kolay bir iş değil bana göre.
    Kitabımız iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm de ‘Türk İmparatorluğunun Yıkılışına Dair Kehanetler’ ve ikinci bölümde de ‘Kişiler ve Kimlikler’ başlığını görüyoruz. İki bölümde ilgi çekici. Henüz başlamadan örnek olarak verilen birkaç kehanet ve zamanlaması da insanı şaşırtıyor ancak geleceği görmektir, medyumluktur bu gibi şeylere açıkça “İnanmayan” birisi olarak sadece merakımdan okuyarak başladım. Sonu böyle bitti mi? “……….”  
    Kehanetleri okurken belli bir yerde beynim sulandı desem yeridir. Resmen kitabı hız yaparak okuyamadım. Bazı bölümlerde başa dönüp tekrar o kısmı okumak ve yazıdan önce verilen resimleri tekrar incelemek, üstelik bunu orijinal metin yerine siyah-beyaz baskıda yapmaya çalışmanın zorluklarını da belirtmek isterim. Ayrıca ne gerek var yazıp yazıp ondan sonra da bahsetmeye gerek yok gibi klişelere. Bal gibi de bahsedeceğiz yahu. 
    Kişiler ve Kimlikler bölümünde neler yok ki? Yeniçeriler mi dersiniz yoksa yüceltilmeleri mi? Aynı şekil de ‘Azap’ birliği ve özelliği de buna eklenebilir. Acemi Oğlanlar, Uşaklar(Haberciler), Pehlivanlar(Güreşçi), Deli(Gözü Pek Askerler), Sarhoşlar(Bunları ben de çözemedim), Aşçı, Kalender, Torlaklar(hiç duymadık yahu), Sakalar vs vs birçok insan ve bunların toplumdaki yeri anlatılmış. Dolu dolu ama içten içe de İslam düşmanlığı yapan bir eser. Tabi bunu doğal karşılamak gerek çünkü İsa’ya tam anlamıyla tapan birisinin eserini okurken de İslamiyeti yüceltmesini bekleyemeyiz. 
    Yazarın sıkça eleştirildiği konu yabancı kelimeler kullanması. Yanlış anlamayın tamamen yabancı. Hiçbir dilde olmayan, herkese yabancı gelen kelimeler. Tabi bunu doğal buluyorum. Yaşadığın toplumun içindekiler değişmiş, konuşulan dil, kıyafetler, yaşam tarzı, insanlar herkes değişmiş ve çok ünlü bir komedyenin (CMYLMZ) olayıyla devam ederek bunu benzeteceğim. Nasıl ki bir yabancı ülkemizde gelmiş de AYGAZ arabasının sesini Hİ GUYS (HayGays) diye çevirmiş kendince. Bunu da öyle benzettim ben. En iyi düşünce de bu olabilirdi zaten.
    Mesela yazarımızın değindiği bir nokta da benim için oldukça elim bir hadisedir. Sayfa 149’da Yahudiler konu edinilmiş ve Hristiyanlık ile ne kadar düşman oldukları, kendilerine ‘Thocide’ yani Tanrı Katili denildiği ama Müslümanların o millet dahil kimseye kötülük etmedikleri veya herhangi bir kötü söz söylemedikleri, inanç serbestliği çok basitçe de olsa anlatılmış. Şuan Hristiyan ve Yahudi milletinin nasıl olup beraber kol kola gezdiklerini anlamakta zorlanırken aralarındaki Hz İsa ve Ölüm hadisesi yüzünden devam eden kan davasını neden görmezden geldiklerini de Türk-İslam dünyası üzerinden rahatça anlayabiliyoruz aslında.
    Söyleyeceklerim bu kadar. Yazarın diğer kitaplarını da araştırdım ve açıkçası denk geldikçe okurum artık. Şimdi hemen gidip alıyorum diyemem. Eyvallah kitabını hatırlayın hemen gidip alıyorum dedim ve 2 hafta bekleyip mors oldum, o yüzden konuşmuyorum sadece denk gelirse okurum diyorum.  Hepimize keyifli hafta sonları ve mutlu Pazarlar dilerim..