Kitabı okurken şöyle bir izlenime vardım: Sanki Oğuz Atay, hayatı boyunca çok şey öğrenmiş ve çok şey düşünmüş de bunu paylaşacak bir insan bulamadığı için oturmuş "Tutunamayanlar" ı yazmış. Genelde tüm yazarların hayatına baktığımız zaman anlatacak çok şeyleri olmuştur ama anlatacağı birilerini bulamadıklarından eninde sonunda kendilerini yazarken bulmuşlardır. Okurken çok ağır ilerledi. Olay örgüsünün net olmadığı, zamanın ne olduğu hakkında hiçbir sabit fikre izin vermediği için sıkıldığım noktalar oldu. Bir insanın zihninden geçenleri, her ayrıntıyı, gerekli gereksiz her şeyi okuyoruz. Bir yerden sonra bayması bu yüzden. Zaten yazıldığı teknik (bilinç akışı) bu özelliklere sahip. Heyecan arayan ve olay örgüsü seven okurların sıkıcı bulabileceği bir eser. İnsanın düşünce dünyasına meraklı olanlar için güzel bir kitap.
Ön sözünde Enis Batur şöyle bahsediyor:
"Oğuz Atay'ın çift portreli bir insan olarak düşünülebileceği kanısındayım: Biri neredeyse "pozitivist", temel inançlarından soyutlanması güç, "dayanıkIı" insan...
... Öteki, tam tersi oysa: Korkuyu beklerken tehlikeli oyunlara bile tutunamayan, gene de o oyunlarla yaşayan, geleceği elinden alınmış beyaz mantolu bir adam: Dipten sarsılmış, kırgın, hatta umutsuz biri..."
Son olarak, bir insanın zihninde olmak ve bunu hissetmek çok ağır. İyi ki insanların zihnini okuyamıyoruz. Zihnin bu karmaşık enerjisine sahip olmak insana manevi bir yük olurdu. İyi okumalar :)