• Hiç gereği yokken hayatına giren insanlar.
    Hiç gereği yokken karşına çıkarlar.
    Hiç gereği yokken gününü haftanı ayını belkide yıllarını alırlar.
    Hiç gereği yokken gece-gündüz aklından geçen her düşünceye bulaşırlar.
    Hiç gereği yokken seni istemediğin kadar mutlu ederler.
    Sonra Hiç gereği yokken hayatından çıkıp giderler.

    Anladım ki meğer gerçek dost aşk Mevla imiş.
    Ne beni unuttu nede bıraktı.

    Arza hacet yok, halim sana ayandır.
    Dile gerek yok, sessizliğim sana beyandır.
    Söze lüzum yok, susuşum sana kelamdır.
    Kelama ihtiyaç yok, aşk sana figandır.

    Yaşarım mutlu olurum, yaşarım mutlu ederim,
    Tabi ki mutsuz da olurum ama yaşadığım sürece umutsuz, şükürsüz olmam.

    Aldatmaya çalışanlar aldanırlar,
    Güvenim kaybedilir hep ama ben hep kazanırım.

    Hüzün ki en çok yakışandır aşıklara.
    Yandık, yakıldık; ama hüzünden yana asla yakınmadık.
    Ne de olsa biz mahzun bir Peygamber’in (s.a.v) ümmeti değil miyiz?
    Hüzün taze tutar aşk yarasını.
    Yaramdan da hoşum, Yarim’den de..
    ŞEMS-İ TEBRİZİ
  • Hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların,
    Uzak uzak yıldızlarla çevrilmiş kainatın.
    Karanlık boşluklarında akıp giderken zaman...

    Attila İlhan
  • "Arza hacet yok, hâlim sana ayandır...
    Dile gerek yok, sessizliğim sana beyandır...
    Söze lüzum yok, susuşum sana kelamdır...
    Kelama ihtiyaç yok, aşkım sana figandır."
  • Hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların,
    sen bana kalbim kadar elim kadar yakınsın...
    (Attila İlhan)
  • 144 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Bahaeddin Özkişi'nin Sokakta adlı romanı ilk baskısı 1975 yılında yapılmış olmasına rağmen sonraki 20-30 yıllık döneme ayna tutuyor, toplumun değişen değer yargılarının, değişim sürecinde meydana gelen kültürel yozlaşmanın fotoğrafını çekiyor adeta. 90'ların sonuyla şiddetini arttırıp 2000'lerin başıyla zirve yapan değişim rüzgarının kurbanı olan sokakların otopsisi niteliğinde bir eser.
    Benim gibi çocukluğu sokakta geçmiş ve bu değişimin her safhasına tanıklık etmiş okurların kendilerinden fazlasıyla şeyler bulabilecekleri, bizden bir roman.
    Satır aralarına dikkat ederek okunmalı o yüzden. Çocukluğu özlemle yad etmeye başlamak yaşlanmanın ilk belirtilerinden sanırım. Kendimi ve akranlarımı şanslı nesil olarak addederim hep, belki de son şanslı nesil. Çünkü bizim çocukluğumuz sokağın değişime direndiği, mahalle kültürünün devam ettiği döneme rastlamıştı. Tüm maddi imkansızlıklara nispet yaparcasına manevi bolluğun yaşandığı bir dönem.O zamanlar var yoktu, yok vardı belki, ama duygular yoğun, hisler samimiydi.Şimdiki çocukların öyle bir ortamda büyüyebilmelerini çok isterdim. Üzülüyorum çünkü şimdiki çocuklar salçalı ekmeğin, leblebi tozunun tadını alamayacaklar. Salatalık satan amcanın seyyar arabasıyla sokağın başında görüldüğü anın heyecanını yaşayamacaklar. Akşam ezanının ilahi bir çağrı olmasının yanında bir bitiş zili manasına geldiğini anlamayacak, kuş dili diye bir lisanın varlığından haberdar olamayacaklar. Elektrik borularından külah fırlatmanın eğlencesini yaşayamayacak, pazardan dönen komşu teyzenin torbalarını yüklenmenin gururunu hissedemeyecekler. Üzülüyorum şimdiki çocuklar mahalleyi sadece adres belirtmede kullanılan bir yer imleci olarak bilecekler ve daha pek çok şey...
    Bahaeddin Özkişi değişim adı altında kaybettiğimiz değerlerden dem vurmuş: "Kişilerin birbirlerine güveni, pek çok şeyi beraberinde sürükleyerek kaybolmuştu. Sözünde durma gibi, vefa gibi, merhamet gibi, vicdan ve Allah korkusu gibi." Hakikaten ne oldu bize böyle? Komşuluk vardı eskiden anlamı sonuna kadar yaşanan. Şimdilerdeyse toplumsal hafızanın ücra bir köşesinde yer alan ama bir türlü hatırlanamayan bir kavrama dönüştü adeta, tedavülden kalkan eski bir para misali. İnsanların birbirlerinin dertleriyle hemhâl oldukları sokaklar vardı eskiden, şimdilerdeyse kimlerle beraber oturduğumuzu bile bilmediğimiz apartmanlar. Aranızda selamı yayınız diyen Peygamberin ümmeti ne oldu da, birbirinden bir tebessümü, iki çift kelamı sakınır oldu? Komşusu açken tok yatan bizden değildi hani! Ne zaman 'biz'likten 'ben'liğe geçiş yaptık ki, biz olabilmeyi dahi beceremedik. ‘Dağlara buğdaylar serpin. Müslüman ülkede kuşlar aç demesinler.’ düsturundan parklarda köpeklerin rahatça zehirlenebildiği bir topluma nasıl dönüştük biz? Materyalist felsefe iliklerimize bu kadar mı işleyecekti ki kaza sonrası çarptığımız yayaya değil biricik arabamıza üzülecektik? Domuz eti yemekten son derece imtina ederken nasıl oldu da bu kadar rahat kul hakkı yer, ölmüş kardeşimizin etini yemekten haz alır olduk? Hani diyor ya Zarif Adam
    " Biliyor musunuz?
    Ben bu çağdan nefret ettim
    Etimle, kemiğimle nefret ettim."
    Başka söze ne hacet...

    Sokağı Mustafa Kutlu sıcaklığında anlattığı, batılılaşma, değişim üzerine Rasim Özdenören sarsıcılığında tespitler sunduğu, Ahmet Ümit polisiyesi tarzında kurguladığı, mistik unsurların sıkça yer aldığı, çokça sorular sorduran, bize unuttuğumuz kimliğimizi hatırlatmaya çalışan nadide bir roman yazmış Bahaeddin Özkişi. İyi ki de yazmış.

    Keyifli okumalar :)
  • 159 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Bizi, yani kendi insani özünden kopmuş, aşktan ve akıldan kopmuş olan olan bizleri, yani toplumundan ve toplumsal gerçeklerinden kopmuş olan bizi, yani kafasını kitaplara gömüp toplumundan ve kendi seçtiği seçimlerden habersiz yaşayan bizleri rahatsız etmeye gelmiş bir sosyolog ve düşünür Ali Şeriati'nin Dua adlı eserini okumama, içimdeki manevi bir boşluk vesile oldu.
    Bu eseri okumadan önce manevi bir boşluk içerisinde yaşıyor, sabah işe akşam eve geliyor, DUA dediğimiz manevi bir yakarıştan habersiz yaşıyordum. Çünkü içinde bulunduğum toplum ile benim düşündüğüm dua arasında çok fark vardı.
    Toplumu gözlemlediğim zaman karşıma çıkan sonuç böyleydi: Allah'a dua edeyim de bana iş versin, Allah bana bunu veya şunu versin, Allah'a dua edeyim bu işim hayırlı geçsin vs.. Bu yüzden ben pek duaya rağbet göstermez, işlerim için aklımı kullanmayı tercih ederdim ama şuan görüyorum ki çok yanlış yapmışım çünkü Dua, Allah'tan bir şey isteme aracı değil: Allah ile bağlantı kurup manevi bir destek alma aracıdır. Dua dediğimiz zaman muhtemelen aklımıza bu gelir: Allah ile kul arasında ki “çıkar aracı” oysa ki dua dediğimiz araç, ekmek ve su kadar büyük bir ihtiyaçtır. Çünkü insan, ancak manevi bir güç sayesinde ayakta durur...
    ***
    Sözü fazla uzatmaya hacet yok diyor ve Fuzuli'nin kaleminden dökülmüş bir gazel olan, Mecnun'un, Kabe'de Allah'a duası olan "Ya Rab belayı aşk ile kıl aşina beni” gazelini dinlemenizi tavsiye ediyorum: https://youtu.be/fYIwJD28-mI
  • İki gün için ölümden çekinen kişi beni şaşırtır.
    Biri ölümün geldiği gün.
    Biri gelmediği gün. Hz. ALİ

    Geldiği gün telaşa ne hacet yolculuk durmaz.
    Gelmediği gün ortada ölüm yok, ne panik yapıyorsun işine bak..