İnsan medeniyete kavuşmakla eskisinden daha fazla kan dökücü olmamışsa bile, en azından daha kötü, daha iğrenç bir kan dökücü olduğu kesindir. İnsan, eskiden hak uğruna kan döker, bunun için önüne geleni gönül rahatlığı ile temizlerdi; zamanımızdaysa, kan dökmeyi iğrenç saydığımız hâlde bu iğrençlikten kendimizi alamıyoruz, hem de eskisinden daha çok.
İlm-i hikmetten ders almış
Ol mutlakta yanılmış
Olan aklı dağılmış
Bildiği tahkik değil
Fatihatü’l-ümmü’l-kitap
Arif okur eyler hesap
Onu bilmez münkir-i kelp
İlm-i hakayık değil
Fedayi rumuz sözlüdür
Gerçekler görür gözlüdür
Hak âdemde gizlidir
Her can bilmez tanık değil
“Ne var, Zezé?”
“Hiç, Godóia… Neden kimse beni sevmiyor?”
“Çok budalasın.”
“Bugün üç kez dayak yedim, Godóia.”
“Hak etmemiş miydin üçünü de?”
“Onu demek istemedim. Kimse beni sevmediği için, dövmek istediklerinde herhangi bir şeyi bahane ediyorlar.”
Gelir gelmez Sultanahmet'te bir medreseye yerleşti ilkin. Geldiğini duyan Enver Paşa, birkaç gün sonra kendisini Harbiye Nezaretine davet etmişti. Konuğunu askeri bir törenle karşılamış, vatana hizmetlerinden dolayı kendisine harp madalyası vermişti. Padişah Sultan Vahdettinse "Mahreç Payesi" ile onurlandırmıştı. İlmiye rütbesi olan bu paye askerlikte yarbaylık rütbesine eşti. Doğuda Ermenilere ve Ruslara karşı yaptığı mücadeleler, İstanbul'daki âlimlerle yaptığı münazaralar, İngilizlere karşı mücadelesi, gazetelerdeki yazıları, yıllardır hayalini kurduğu medrese için Doğuda ve İstanbul'da verdiği çırpınışları aldığı payeyi fazlasıyla hak ettiğini gösteriyordu. O günün gazeteleri kendisinden övgüyle bahsediyor, onun için, "Bediüzzaman, Sahibüzzaman, Fahrüddeveran, Fatinül'asr" gibi unvanlar kullanıyorlardı. 8 Temmuz 1918'de dönemin en yüksek tirajlı gazetesi Tanin, manşetten haberi şöyle duyurmuştu: "Kürdistan ulemasından olup talebeleriyle beraber Kafkas cephesinde muharebeye iştirak eylemiş ve Ruslara esir düşmüş olan Bediüzzaman-ı Kürdi Efendi ahiren şehrimize muvasalat eylemiştir."
Ne yazık ki Bediüzzaman özlem duyduğu şehiri bulamamıştı. Manevi tefessüh kentin her yerini sarmıştı. Gerçi on sene önce geldiğinde de bozulmalar vardı. Lakin bu denli hızlı bir yozlaşmaya ilk defa şahit oluyordu. Dersaadet'in hali yürek sızlatıyordu. Çarlık Rusya'sının yıkılmasından sonra sefaleti yaşayan on binlerce Rus göçmeni İstanbul'a akın etmişlerdi. Göçmenlerin birçoğu da kadınlardan oluşuyordu.
Rus kadınlarının moda diye takdim edilen giyinişlerinden İstanbullu kadınlar da etkilenmişti. Aslında giydikleri pek moda da sayılmazdı. Bolşevik ihtilalinden kaçarken üzerlerinde yarı çıplak ne varsa öylece çıkıp gelmişlerdi İstanbul'a. Meşakkatli yolculuktan dolayı saçları bitlenmesin