... "Bu masa benim," dedi.
"Belgen var mı?" diye sordum.,
"Ne belgesi?"
"Senin olduğuna dair belge."
"Görüyorum ya. Benim arsamdaydı bu masa."
"Hangi arsanda, it oğlu it seni? Beyin arazisindeydi, bir kere."
"Bir zamanlar beyindi, toprak reformundan sonra benim oldu, yani masa benim."
"Bok senin! Savaştan önce nasıl bir masan vardı? Unuttun mu? Birbirine çivilenmiş kalastandı senin masa. Kalas rendelenmemişti bile. Tırnaklarınızın içi kıymık doluydu, yaralı parmaklarla dolanırdınız da, köylü sizle, böğürtlen mi topladınız diye dalga geçerdi. Bu beyin masası, uzak dur ondan! Sizin izbe kaç kişi? Sen, karın, yedi beben, bir de ihtiyar. İki elindeki parmak sayısı kadar. Bu masanın çevresinde kaç kişi oturabilir? Son Yemek'teki havariler kadar. Sen o kadar sayamazsın. On üçüncü de gelse sığar bu masaya, öyle diyeyim yani. Hangi masandan söz ediyorsun ihtiyar bunak? Bak, burada mum izleri var. Beyler yemek yerken, masanın üzerinde mum yakarlar. Sen, gaz yağını bulsan ne ala. Karanlıkta, yersiniz de gözleriniz kurt gözü gibi parlar. Bu masada sizin gibi patates çorbası mı yenir? Onlar enenmiş, besili horoz yerlerdi. Enenmiş horoz ne, bildin mi? Taşaksız horoz demek. Yerken çatal, bıçak kullanırlar, çatallar tabaklara vurdu muydu, kilise çanı gibi öter. Sizse çorbayı höpürdettiniz mi yoldan duyulur. Onlar boyunlarına peçete asar. Ne kaldı bunlardan geriye? Sadece bu masa. Ben, ne sıkıntılarla topladım bu masayı biliyor musun? Savaş her bir parçasını dağıtmıştı."