"Bir keresinde efendime söyleyeyim, dedem Mikolaj anlattıydı, çok eskiden İsa zenginlik dağıtıyormuş. Yeryüzündeki tüm insanları çağırmış, çünkü adaletli bir dağıtım olsun istiyormuş. Önce prensler, yargıçlar, tüccarlar ve diğer zenginler gitmiş. Çeşit çeşit arabalarla gitmişler. Yarış yapmışlar, atları öyle bir kamçılamışlar ki, kamçılar kırılmış. Oysa atı olan köylü bile bile atına binmeye acımış, köylü aklı işte, hepsini yürüye yürüye gitmiş. Ta İsa'ya yürümek kolay mı, yol uzun tabii. Gittiklerinde bir de bakmışlar ki, İsa her şeyi dağıtmış. Geride daha insan olduğunu görünce çok üzülmüş İsa, çünkü önce gelenler, başka insan kalmadı artık demişmişler. Üstelik İsa, bir de bakmış, bu köylülerin üstü başı dökülüyor, yalın ayak başıkabak, sırtlarında beli ipli bir kuşaktan gömlek. Tanrı'nın karşısında çıkaracak şapkaları bile yok. Daha çok üzülmüş bu duruma."
"Ne verse size altın kalpli kullarım?" demiş, "her şeyi dağıttım. Bir tek bu dikenli taç kaldı elimde bir de üzerimde gördüğünüz bir parça pelerin. Sizin gibi yoksulum ben de."
Ve oturmuş, almış çenesini eline eğmiş kafasını, düşünmüş, düşünmüş. Köylüler bakmış umut yok. Birisi söz almış:
"E, o zaman bize müsaade hazret," demiş.
Bunun üzerine İsa:
"Durun," demiş, "size sabrımdan vereceğim biraz. Onu alın, her şeye dayanacaksınız. Çünkü sabır, insana zenginlikten daha çok gerekir."