Babam kolhozlar olacak mı diye sorabilmişti yalnızca. Ama o sanki valizleri açmaya dalmış da eşyaları dağıtıyormuş havasıyla buna yanıt vermedi, sonra hemen bize o ne, bu ne, o nasıl, bu nasıl şeklinde gittiğinden beri olan biten hakkında sorular yağdırmaya başladı. Sözünü kesmenin yolu yoktu. Sanki öğrenmeye susamış gibiydi. Bunca sene bizi görmeye gelmediği için bizden olabildiğince fazla şey alıp götürmek ister gibiydi. Neredeyse hiç oturmadı, durmadan dolaştı, ilgilenmediği tek bir şey yoktu. Belleğinin çuvalından, ona yardımcı olacak her şeyi çıkarıyordu ve soruyordu da soruyordu. Hatta çoğu zaman yanıtı sonuna kadar dinlemiyordu bile, sormaya devam ediyordu.
Anam, babam, biz kardeşler, hepimiz sağlıklı mıyız diye sordu, sadece annem, göğsündeki ağrının gittikçe daha acı verdiğini söyleyebildi. Başını salladı ve hemen, toprak reformundan kaç dönüm aldığımızı, hangi ofisle bağlantılı olduğumuzu sordu, "köyden ölen var mı?" diye devam etti, neden ahırımız yanmış, yeni bir ahır yapmak istiyor muymuşuz, ahır, tahtadan mı, yoksa taş mı olacakmış damı kiremit mi, saman mı kaplanacakmış, kaç ineğimiz varmış, iki mi yoksa daha fazla mı, danamız var mıymış, besleyecek miymişiz yoksa satacak mıymışız, atımız aynı at mıymış, köye elektrik gelmiş mi, neden lamba bu kadar isliymiş, gaz yağı mı yakıyormuşuz yoksa kalitesiz bir yağ mı, zangoç Francizsek ölmüş mü, rahip, aynı rahip miymiş, vaazlarda Tanrıyla politikayı karıştırıyor muymuş, hangi çiftçi yortuda rahibin gölgeliğini taşıyormuş, neden hep aynı zenginler varmış, bu yıl kış sert mi geçmiş, kar çok muymuş, nehir baharda taşmış mı, sel olunca suyu kimden almışız, kuyu açmayı düşünüyor muymuşuz, meyve bahçesi nasılmış, ahırın arkasındaki erik ağacı duruyor muymuş, ne olmuş ona, belki babam yeni fide diker miymiş, ihtiyar