Hakan Osman Çaldağ

Hakan Osman Çaldağ
Sakini. Evli. hakkans.com'da hikâyeleri mevcut.
"Açsana baba, benim, Szymek." "Kendin aç, ayyaş herif." "Bulamıyorum ki kapı kolunu." "Duyuyon mu anası, kapı kolunu bulamıyormuş." "Aç Józuś, aç kapıyı oğluna." "Ne oğlu şeytanın ta kendisi o. Bak nasıl tırmalıyor kapıyı tırnaklarıyla? Şeytanı mı alacağım evime, hem de ev hâlâ benimken. Hah, tırmala tırmala, kâfir, tırnakların dökülene dek tırmala!" "Aç, Józuś," diye anam yalvardı. "Kalk da kendin aç." "Açardım da kalkamıyom ki. Aç Józuś, hocarda da olsa, oğlan, bizim oğlan." "Benim oğullarım vardı, ama çekip gittiler. Zaten iyi olan, ya ölür ya çeker gider, hep kötüsü kalır.
Edebiyat
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Çoğu zaman insanlara karşı çok katıydım. Daha hasat yapılmamış, ürün tarladayken, ödeme zamanı gelir çatardı, ödeyin de ödeyin, yoksa kötü olacak derdik. Tepeden böyle emir gelirdi. Artık bu ödeme zamanını kim uydurmuşsa! Ama kendini topraktan daha önemli sanan birisi olmalıydı. Oysa topraktan daha önemli olan, ona inanan için ancak Yaradan'dır. İnanmayan için de her şeyden önemli olan sadece topraktır. Toprağı ne kamçıyla ne ödeme günüyle hızlandıramazsın.
Edebiyat
O zaman anam yine ağlamaya başladı. Ama galiba ağlaması babama iyi geldi. Hemen yanına oturdu, "Ne ağlıyorsun aptal karı, ne ağlıyorsun?" dedi. "Ortada fol yok yumurta yok. Ne var? Birisi mi kırdı seni? Kırmadı, değil mi? Bir ağlama öğrenmişsin, vara yoğa ağlıyorsun, gözyaşların kendine akıyor. Neden, ha? Belki gün gelecek ağlaman gerekecek, ağlayacak yaşın kalmamış olacak. Kuru gözlerle mi ağlayacaksın? Kuru gözlerle gülünmez bile, nerede kaldı ağlamak? Ağlamak da paraya benzer, kara günler için biriktirmek gerekir. Çünkü insanın gözyaşı da belli sayıdadır. Olan biten hepsi bu kadar. Vara yoğa ağlarsan böyle, ömrünün dörtte birine bile yetmez. Oysa tüm ömre lazım. İcracı geldi aynen böyle zırladın, sanki işe yaradı. Herif gözünü senin dikiş makinene dikmişti, gözyaşlarını sanki şeyine mi taktı, hırsız. Ya, ağladın da ne oldu? Oğlun öldü ağladın, şimdi yaşıyor ağlıyon. E, değeri var mı şimdi bunun? İnsanı niye göz kapağı var, sıksın da yaş akmasın diye. Yoksa güneşe bak, gözün yaşarır, ağlarsın, rüzgâra çık, gözün yaşarır ağlarsın. Hatta biri kıçına bir tığ batırsa ağlarsın. Yahu kes. Ağlamaktan gözün çıktı, çizgi kadar kaldı gözlerin. Sonra ben görmüyom, iğneme iplik geçiriver diye gelirsin. Nasıl göreceksin ki, iğne deliği, gözyaşından küçük tabii. Görseydin ben geçirmezdim, kendin geçirirdin, kör." Kızdı, yatağa yaklaştı, anamın yorganını çekiştirdi. "Yeter artık. Sadece senin tavuğunu yemedi sansar. Sansarlar tavuk yemek için yaratılmıştır. Kahverengi tavuk da, senin beneklin gibi kuluçka tavuğu olur. Tavukların akıllı olduğunu mu düşünüyorsun? Yumurtlamak için akıl gerekmiyor. Güvercin yumurtlar, karga yumurtlar, bütün kuşlar yumurtlar. Yaradan öyle yaratmış. Kendi kendilerine yapmıyorlar yani. Onlar buğdaya gelince akıllı olur. Hadi buğday yerine at bakalım
Sayfa 281
Edebiyat
Zaten kızlar, artık savaş öncesindeki gibi aptal değildiler. Tarlaya tapana kanıp gelen kız azdı artık. Topraktan mutluluk mu gelir adama? Sabahtan akşama kadar eşek gibi çalış, mutluluğu ancak öbür dünyada bulmak için bekle dur. O da olur mu olmaz mı belli değil. Para konuşturur, kıyafet yürütürmüş adamı. Onlar da erdemli olmaktansa iyi giyimli olmayı yeğliyorlardı bu yüzden. Ha, bir de insanların elinden topraklarını alıyorlarmış diye konuşuluyordu, e ortak toprak kime erdem getirirdi ki?
Edebiyat
Ee, tabii o zaman, belediye kovan, kızlar arı, öyle kız kaynardı yani. Çoğu çalışmak için gelmezdi buraya, daha çabuk koca bulmak, bir memur ayarlamak için gelirdi. İnsan istese bir kere değil, on kere evlenirdi. Ama istediğini evlenmeden de alabilecekken, evlenmeye ne hacet. O günlerde kızlar naylon çoraba bayılıyorlardı, bir çift çoraba fit olmayan yoktu. Çıkarırsın cebinden bir çift çorap, gösterirsin, "Agnisia, Józia, Rózia, bu senin olsun ister misin?" dersin, "o zaman bu gece, şu saatte şuraya gel." Bu naylon çoraplarda öyle bir şey vardı ki, kızlar çorapları gördüler mi, gözleri parlardı, sesleri yumuşardı, hani neredeyse fermuarına atlayacak kıvama gelirlerdi. Tabii, bu çoraplar, çarpık bacakları düzgün, şişko bacakları ince, sıska bacakları dolgun gösterirdi, o da işin başka bir boyutu. Hatta yüz güzelliği bu çoraplar yüzünden önemini yitirmişti, bacaklar ön plana çıkmıştı. Kilisede bir pazar günü bu çoraplar göründüğünde herkes yukarı değil aşağı bakardı, tüm kadınlar için ayin güme gider, erkeklerin de ancak yarısı Tanrı'yla ilgilenirdi.
Sayfa 224
Edebiyat